Hayatım boyunca aşağılandım, şimdi de hasta anneme bakmamı istiyorlar.
Ben, Melek, kalabalık bir ailenin istenmeyen son çocuğuydum. Annem ve babamın benden başka dört çocuğu daha vardı – iki erkek, iki kız kardeşim. Annem sık sık beni planlamadıklarını hatırlatırdı. “Doğurmak zorunda kaldık, artık çok geçti,” derdi, bu sözler içimi dağlıyordu. Kendimi hep yanlışlıkla gelmiş, katlanılan bir yük gibi hissettim. Bu acı, her günümü zehirledi.
Küçük bir Kayseri kasabasında yaşıyorduk. Annemle babam sadece büyük oğullarıyla, Emre ve Selim’le gurur duyardı. Onların gözdesiydiler: okul birincileri, üniversitede kırmızı diplomayla mezun olmuş, İstanbul’daki şık ofislerde çalışıyorlardı. İkisi de evliydi, çocukları özel okullara gidiyordu. Onları neredeyse hiç tanımazdım, çünkü ben doğduğumda üniversiteyi bitirmişlerdi bile. Kız kardeşlerim, Ayşe ve Fatma da annemin sevgilileriydi. İkisi de iyi evlilikler yapmıştı, biri hatta ünlü bir şarkıcı olmuştu. Geniş evleri, lüks arabaları, çocukları için özel okulları vardı. Annem onlarla övünürken, bana “başarısız” derdi.
Kardeşlerim benden nefret ederdi. Çocukken mecburiyetten benimle ilgilenirlerdi ama her fırsatta aşağılarlardı. “Sen hiçbir zaman bizim gibi olamayacaksın,” diye gülerlerdi. Misafirler geldiğinde, annem hemen büyük çocuklarının fotoğraf albümlerini çıkarır, onların başarılarını anlatır, bana gelince, “Melek mi? O zaten hiçbir şey yapamaz, zar zor okulu bitirdi,” derdi. Çabalıyordum ama kimse fark etmiyordu. Liseden sonra terzilik okudum, diploma aldım ve küçük bir atölyede işe başladım. Dikmeyi seviyordum, bu işte mutluluk buluyordum ve iyi para kazanıyordum. Ama ailem sadece burun kıvırırdı: “Terzi mi? Bu meslek değil.” Evden ayrıldım, yurtta kaldım, sonra da azar işitmemek için küçük bir ev tuttum.
Birkaç yıl sonra Murat’la tanıştım. O benim kurtarıcım oldu. Evlendik, bir kızımız oldu, Elif. Hayatımda ilk kez mutluydum. Ama kader bana bir darbe daha vurdu: Murat ve Elif bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Kalbim paramparça oldu. Yalnız kaldım, içimde hiçbir umut kalmamıştı. Ailemden tek bir destek gelmedi. Ne bir telefon, ne bir teselli kelimesi – sanki ben ve acım hiç yokmuş gibi. Tek dayanağım, atölyedeki arkadaşlarımdı. On yıl boyunca işe gömüldüm, o korkunç günü hatırlamamak için.
Geçenlerde hayatıma Mehmet adında biri girdi. Bana ilgi gösteriyor ama yeni bir ilişkiye hazır değilim – eski yaralarım çok derin. Tam dünyaya yeniden açılmaya başlamışken, ailem birden beni hatırladı. Babam yıllar önce vefat etmişti, şimdi de annem yatağa bağlı kalmıştı. Ona bakacak biri lazımdı ama o “başarılı” ve “meşgul” çocukları vakit ayırmak istemiyordu. Bana, son çareymişim gibi telefon ettiler. “Senin zaten yapacak değil, anneme bakarsın. En azından bir işe yaramış olursun,” dedi erkek kardeşlerim. Kız kardeşlerim de aynı şeyi tekrarladı: “Bunu yapmak senin borcun.”
Şoktaydım. Bu insanlar hayatım boyunca beni aşağılamış, değersiz görmüş, hayallerimle dalga geçmişti. En karanlık günlerimde bana destek olmadılar, şimdi de her şeyi bırakıp beni hiç sevmeyen bir kadına bakmamı istiyorlardı? Çocukken bana, “Keşke seni doğurmasaydım,” diyen, herkesi öven ama bana sadece burun kıvıran bir kadına? Reddettim. “Kendiniz halledin,” dedim, sesimde çelik gibi bir sertlik vardı. Ardından tehditler yağmaya başladı: erkek kardeşlerim mirastan mahrum bırakacaklarını söyledi, kız kardeşlerim herkese beni rezil edeceklerini. Ama umrumda değil. Artık onların sözleri beni incitemez – yıllardır dayandığım yeter.
Kalbim acıyor, ama onların tehditlerinden değil. Acıyorsa eğer, benim onlar için hiçbir zaman aile olmadığım içindir. Bana hep bir yük gözüyle baktılar, şimdi de bedava bir hasta bakıcı arıyorlar. Beni ezmekten zevk aldıkları o dünyaya geri dönmeyeceğim. Annem, onunla gurur duyduğu “başarılı” çocukları tarafından bakılsın. Ben şimdi kendim için, geleceğim için yaşıyorum. Mehmet, yeni bir başlangıç yapmamı istiyor, belki kabul ederim. Ama bir şeyi çok iyi biliyorum: artık ailemin beni ezmesine izin vermeyeceğim. Beni sonsuza kadar kaybettiler, ve bu onların seçimiydi, benim değil.




