“Gelinimin kimseye ihtiyacı yok, kendi çocuğuna bile!” — Ailesinin ne demek olduğunu bilmeyen bir kadının hikayesi
Oğlum evlendikten sonra ailemizde her şeyin iyi olacağını ummuştum. Ama ilk günden belliydi ki bu kadınla, Ayşe’yle, yolum hiç aynı olmayacaktı. Hayır, sandığınız gibi kıskançlık değildi sebep. Oğlumun büyüdüğünü, evlendiğini ve artık hayatındaki en önemli kadının başka biri olduğunu çoktan kabullenmiştim. Onu kabul etmek, destek olmak, yanında olmak isterdim. Ama zaman geçtikçe daha iyi anladım ki o kimseyi sevmiyordu. Ne beni, ne oğlumu, ne de en acısı, kendi çocuğunu.
Ayşe başından beri sadece kendini ve isteklerini ön planda tutuyordu. Bunu düğünden önce de fark etmiştim ama belki çocuk doğunca değişir diye düşündüm. Yumuşar, şefkatli bir anne olur sanmıştım. Yanılmışım. Soğukluğu hiç değişmedi. Oğlumu ise sanki geçici bir yardımcı gibi görüyordu, sadece işine yaradığı sürece.
Bana neredeyse hiç uğramazlardı. Aile toplantıları hep bizim evde olur, ancak o zaman Ayşe görünürdü — pırıl pırıl ojeli, makyajlı, lüks kıyafetleriyle. Sorun değildi aslında, ama oğluma her baktığımda içim acırdı. Yorgun, bakımsız, kaybolmuş gibiydi. Evli bir adamdan çok, yabancı bir toprakta hayatta kalmaya çalışan biri gibi görünüyordu.
“Yavrucuğum, kocana hiç mi bakmıyorsun?” diye sessizce sormuştu bir gün kardeşim, sofrada yan yana otururken.
Ayşe sadece gülümsedi:
“Ben ona dadılık yapmak için evlenmedim. Kendi işini kendi görsün.”
O an sesimi çıkarmadım. İçimden ne geliyorsa söylemek istemiştim ama oğlumun gününü mahvetmek istemedim. Ama aklıma bir şey takıldı: “Acaba ona oğlunun halinin bir önemi var mı? Kendi kirpikleri ve tırnakları parlıyorsa gerisi boş herhalde.”
Zaman geçti. Bir gün oğlum aradı:
“Anne, gelebilir miyim? Biraz senin yanında kalmam lazım…”
Sesi kısıktı, güçsüzdü. Bir saat sonra geldi — solgun, ateşler içinde, zar zor ayakta duruyordu. Onu öyle görünce bayılacak gibi oldum. Meğerse günde iki kez iğne olması gerekiyormuş, saatler belliydi. Ayşe ise şöyle demiş:
“Alarm kurup kalkacak değilim. Annesi bu kadar dertliyse o yapsın.”
İşte böyle. İşte “karı” dediği. Ne merhamet vardı, ne ilgi. Böyle bir şeyden sonra en azından boşanmayı düşünür sanmıştım oğlumun. Ama hayır, birkaç ay sonra çocuk yapmaya karar verdiler.
Torunum doğdu, ama annesinden bir sevgi görmedim. Her şeyi “listeye göre” yapardı: besle, altını değiştir, uyut. Öpücük yok, kucaklama yok, sıcaklık yok. Anne değil, robot gibiydi. Bir gün tatile gitmeyi planlıyorlardı. Ayşe çocuğu almayacağını söyledi — “Tatilimizi mahveder.” Arkadaşına bırakmayı teklif etti. Ne bana ne de kayınvalidesine bırakabilirdi — hepimiz çalışıyorduk. Oğlum reddetti: çocuğunu bırakamazdı. Sonunda Ayşe tek başına gitti.
Oğlum çocukla kaldı. Yemek yaptı, gezdirtti, ilgilendi. Hepsi tek başına. O günden sonra ilk kez gerçekten boşanmayı düşündü. Ama her zamanki gibi pişman oldu, belki değişir diye bekledi. Değişmedi. Hala birlikteler. Ama oğlum artık daha sık bana geliyor — kavgalardan, artık taşıyamadığı kırgınlıklardan sonra.
Ayşe ise sanki yalnızmış gibi yaşıyor. Kimseye ihtiyacı yok. Kocası sadece bir oda arkadaşı. Çocuğu ise bir engel. Anlamıyorum… Aile olmaya hazır değilsen neden evlenirsin? Çocuk istemiyorsan neden doğurursun? Neyin için? Bir “tik” işareti için mi?
Oğlum acı çekiyor. Bunu görüyorum. Ama hala umut ediyor. Ben de hala bekliyorum — bir gün gerçekten anlayacak, bu kadının değişmeyeceğini. İşte o zaman belki yeni bir hayat başlayacak. Soğuk bir karısız, sahte ilişkiler olmadan, ama küçük, sevgili oğluyla birlikte…
**Hayat bazen insana en acı dersleri en sevdikleri üzerinden verir. Bazen sevmek yetmez, bırakabilmek de gerekir.**




