— Anneciğim, peri bana ne zaman bir baba hediye edecek? — diye sordu bir gün kızım, koskoca gözlerini bana dikerek. O gözlerde taşıyamayacağım kadar umut vardı. Onunla sık sık sihirli oyunlar oynar, resimler yapar, hikayeler uydururduk. O gün bir kutudan çıkardığı kağıtta, minicik bir insanla konuşan bir kız çocuğu resmi vardı. Ardından bir başka resim daha buldu—üzerinde kız çocuğu spor yapıyor ve kahkahalar atıyordu.
— Ben de böyle spor yapacağım anne, sonra üstüme su serpeceğim! — diye sevinçle haykırdı ve biraz oynadıktan sonra huzurla uykuya daldı.
O günden sonra hayatın ne kadar beklenmedik olabileceğini daha çok düşünür oldum. Ama baştan anlatayım.
Bir zamanlar en yakın arkadaşım Elif’le birlikte eğitim fakültesine girdik. Ayrılmaz bir ikiliydik: dersler, gece yarılarına kadar süren öğrenci hayatı, geleceğe dair hayaller… Okulu bitirdikten sonra ikimiz de okullarda öğretmen olarak çalışmaya başladık. Elif bir yandan da çocuk kitapları resimliyordu. Elleri altın gibiydi ve hayal gücü inanılmazdı. Yaptığı çizimler yabancı yayıncıların dikkatini çekti ve bir gün ona Avrupa’dan bir teklif geldi. Böylece gitti—tam üç yıllığına. Arayı hiç koparmadık, yazıştık, görüştük, özlem giderdik.
Elif memleketine döndüğünde yalnız değildi. Yanında minicik bir kız çocuğu vardı—kızı. Kocasından hiç bahsetmedi. O sırada anne babası da hayatta değildi. Tek başına yaşıyor, çocuğuyla mücadele ediyordu. Ben de elimden geldiğince yanında olmaya çalıştım. Defne tam bir güneş çocuğuydu. Elif, boş zamanlarında resim yapardı—çoğunlukla kızının hayatın farklı anlarını: okulda, ergenlikte, yetişkin halini… O kadar gerçekçi çizerdi ki, içim ürperirdi.
— Nasıl bu kadar net biliyorsun onun nasıl biri olacağını? — diye sorardım.
— Göreceğiz işte, — diyerek sadece gülümserdi.
Ama mutluluk uzun sürmedi. Defne iki yaşına bastığında, Elif’in kalbi dayanamadı. Avrupa’da geçirdiği yıllarda sağlık sorunları artmıştı ve bir gün ansızın kaybettik onu.
Hemen evlat edinme belgelerini toplamaya başladım. Tek korkum, Defne’nin başkalarına verilmesiydi. Yetişemezsem diye ödüm kopuyordu. Neyse ki zamanında yetiştim. O günden sonra Defne için ben anne oldum. Gerçek annesinin gökyüzünde yaşadığını biliyordu. Elif’in çizimlerini birlikte incelerdik, özellikle uyumadan önce—o resimler kızı öyle sakinleştirirdi ki, sanki annesi hâlâ yanındaydı.
Defne akıllı, sevecen ve hayalperest bir çocuk olarak büyüdü. On üç yaşına geldiğinde, bir gün doğum günümü arkadaşlarımla bir kafede kutlamıştım. Eve döndüğümde kapının önünde ağır bir aksanla konuşan uzun boylu bir adam gördüm. Türkçesi pek iyi değildi ama söyledikleri içime işledi.
Bu… Defne’nin babasıydı. Gerçek, biyolojik babası. Bir Avrupalı. Anlattığına göre, Elif onu kız kardeşini kıskandığı için affetmemiş ve hamile olduğunu söylemeden memleketine kaçmıştı. Onu aramış ama çok geç kalmıştı. Bir kızı olduğunu öğrenince evlat edinme işlemlerine başlamış—ancak ben daha hızlı davranmıştım. Defne’nin bu kadar yıldır benim kanatlarım altında, sevgiyle büyüdüğünden haberi yoktu.
Defne konuşmaları duyunca inanamadı. Donup kalmıştı, sessizce adamın yüzüne bakarken kendinden bir parça arıyordu. Sonra, çay eşliğinde konuşurken yavaş yavaş gülümsemeye başladı. Adam otele gitti, kızım da eline peri kuklasını alıp fısıldadı:
— Teşekkürler peri, bana bir baba verdin.
Aylar sonra her şey yoluna girdi. Defne, babasıyla Avrupa’ya taşındı. Geniş bir ailesi varmış—başka bir evliliğinden üç çocuğu—ama Defne, en büyükleri olarak hemen kaynaştı. Okula başladı, dil öğreniyor, kurslara gidiyor, dans ediyor. Yazışıyoruz, görüntülü konuşuyoruz, haberleşiyoruz.
Özlüyorum. Canım yanacak kadar. Ama mutluyum.
Mutluyum çünkü Elif, arkasında sadece harika bir kız değil, bu kızın hayatına—geç de olsa—gerçek babasını getiren bir sevgi gücü bıraktı.
İşte böyle bir hikaye. İnanılmaz, neredeyse masalsı. Ama her masal gibi, aslında gerçek inancın, sevginin ve mucizenin hikayesi.




