Damat Parazit, ya da Kızımın Sağduyuyu Aşk Uğruna Feda Edişi
Kızım Elif, ilk kez nişanlısını eve getirdiğinde içime bir kurt düştü. Bu şımarık gencin kendini beğenmiş ve havai bakışları, gösterişli tavırları beni hemen uyandırdı. Erkek denemezdi; bir tavus kuşu gibi renkli, konuşkan, sürekli yüzünde bir gülümseme, ama ardında bomboş bir adam. Sorumluluk nedir bilmez, havai, her şeyden şikayet eden bir tip. İş değiştirme sıklığı insanların mevsimlik ayakkabılarını değiştirmesi gibiydi. Kimi yerde “maaş azdık azdı”, kimi yerde “patron deliydi”, bir diğerinde “mesai saatleri uymuyordu”. Yani her seferinde suçlu olan herkes, sadece kendisi değildi.
Kızımı uyarmaya çalıştım. Ağladım, yalvardım, anlattım; evlilikte bir erkeğin destek olması gerektiğini. Ama Elif, aşkının körlüğüyle bana artık kulak vermiyordu. Babası ise elini kolunu sallayıp geçti: “Artık büyüdü, kendi hatalarından öğrensin, biz sadece yanında olalım.” Ben de kabullenmeye çalıştım. Sonuçta kızımın mutluluğu benim içime doğan kötü hislerden daha önemliydi. Ama nasıl rahat olabilirdim ki? Yıllarca emek verdiğim, büyüttüğüm kızım, şimdi bu tembel, işsiz güçsüz adamla hayatını birleştiriyordu.
Onun için elimizden geleni yaptık: İyi bir üniversite bitirdi, ona bir daire aldık, güzel bir araba hediye ettik. Her şey rahat yaşasın diye. Ama o ne yaptı? Yirmi beş yaşında, hayatı boyunca sadece şikayet etmeyi bilen biriyle evlendi.
Düğün oldu. Ben oradaydım, ama gönülsüzce—sırf kızım için. Sonra ortak hayatları başladı. İlk başta idare eder gibiydi. Elif çalışırken bir şekilde geçiniyorlardı. Ama doğum iznine ayrılır ayrılmaz her şey değişti. Telefonlar: “Anne, biraz para lazım, gıda alışverişi yapalım…” Tabii ki yardım ettim. Sevdiğim kızımdı ve genç bir anne olmanın zorluğunu biliyordum. Ama ya kocası neredeydi? Neden bu resmin içinde yoktu?
Kısa sürede gerçek ortaya çıktı: paşamız yine işten ayrılmıştı. İş bulamadığından değil, istemediğinden. Evde telefonla uzanıyor, televizyon karşısında bahane üretiyordu. Ailesi Sivas’ın bir köyünde yaşıyordu, düğüne bile gelmemişlerdi, onlardan gelen yardım sıfırdı. Her şey bizim üzerimize kalmıştı.
Uzun süre ses çıkarmadım. Biliyordum, Elif’in sevdiği adam hakkında söyleyeceğim her kelime kavgaya yol açardı. Ama bir noktadan sonra dayanamadım. Açıkça söyledim: “Sen, Serhat, adam gibi adamsın ama hâlâ ergen gibi davranıyorsun. Çalışmak istemiyorsun, ailene sahip çıkamıyorsun. O zaman ne işe yarıyorsun?”
O günden sonra Elif bana küstü, ağlayıp sızladı. Serhat ise bir anda “erkekliğini hatırladı” ve iş buldu. Ama tabii ki dayanması iki ay sürdü. Sonra yine bıraktı—”stresli ortam”, “yanlış insanlar”, “maaş yetmiyor.” Elif ise yine onu savunmaya başladı: “Anlamıyorsun anne, gerçekten berbat bir yerdi…”
Ta ki bir gün, onlara yiyecek dolu paketlerle gittiğimde, onu koltukta kumandayla uzanmış, kızımı ise çocuğu kucağında, göz altları morarmış halde görünceye kadar. O zaman patladım. Bir kez daha teklif ettim: “Hiç değilse kuryelik yapsan? Araba var, ehliyet de var.” Bana öyle bir baktı ki sanki ona kömür taşımayı teklif etmişim gibi. “Bana göre değil” dedi. Ben de sordum: “Peki çocukla ilgilenmek sana göre mi?” Cevap hazırdı: “O da erkek işi değil.”
İşte o zaman kararımı verdim. Sert, geri çevrilebilir ama doğru olan tek kararı: “Ya ayağa kalkıp sorumluluk alacaksın, ya da bizden tek kuruş yardım görmeyeceksin. Biz senin sırtında kambur olmayacağız.” Elif yine ağlayıp bağırdı, bizi duygusuzlukla suçladı. “Üç yıldır anlamıyorsunuz, ben onu seviyorum!” dedi. Evet, üç yıldır “anlamıyoruz”. Belki de artık kendini anlamanın zamanıdır?
Kızımı ve torunumu asla yalnız bırakmayız. Her zaman kucak açar, doyurur, destek oluruz. Ama damat… O kapı artık kapalı. Biz hayır kurumu değiliz. Kocam da bana tam destek verdi. Hatta “Böyle bir yükle yaşamaktansa yalnız daha iyi,” dedi. Umarım Elif bir gün uyanır. En azından çocuğu için.
Şimdilik… Kızımı uzaktan sevmeyi öğreniyoruz—öyle bir mesafede ki kendimiz de acı çekmeyelim. Çünkü eğer o, içinde bulunduğu bataklığı kendi göremezse, kimse ona yardım edemez.




