Beklemekten bıktım — her şeyi kendi ellerime aldım
Kübra, Cem’le ilk karşılaştığında, nihayet gerçek, sağlam, olgun bir “sonsuza kadar” bulduğunu düşündü. Sadece yakışıklı, zeki ve düşünceli biri değildi; ilk andan itibaren ciddi bir ilişki aradığını belli etmişti. Çok çabuk yakınlaştılar ve birkaç ay içinde birlikte yaşamaya başladılar. Önce kiralık bir evde, “Bakalım nasıl gidecek?” diye düşünerek… Ama her şey kolay ve kendiliğinden ilerledi.
Günlük rutin duygularını tüketmedi. Uzlaşmayı, fedakârlık yapmayı ve birbirlerine özen göstermeyi biliyorlardı. Birlikte akşam yemekleri hazırlıyor, eski filmler izliyor, şehirde gece yürüyüşleri yapıyor; hafta sonları, yaz tatilleri ve hayat için planlar kuruyorlardı. Arkadaşları çoktan onlara “karı-koca” diye hitap ediyordu. Herkes o beklenen adımın atılmasını dört gözle bekliyordu. Ama o adım bir türlü gelmiyordu.
İlk yıl Kübra acele etmedi. Cem’in zamanı geldiğinde kendisinin teklif edeceğinden emindi. Ama ikinci, hatta üçüncü yıl geçti ve hiçbir şey değişmedi. İçinde bir endişe belirdi. Özellikle de kız arkadaşlarının birbiri ardına evlenip “Artık bir aileyiz” yazılı nikah fotoğraflarını paylaşması canını acıttı. Kübra’nın ne yüzüğü vardı, ne bir ipucu, ne de bu konuda bir konuşma…
Sonra talihlerine bir darbe daha vuruldu; Cem’in annesi ciddi şekilde hastalandı. Ailenin tüm düşüncesi ve enerjisi tedaviye, testlere, doktor ve eczane koşturmacasına gitti. Düğün konuşmaları gölgede kaldı — ve Kübra bunu anlıyordu. Sessizce destek oldu, yanında durdu, baskı yapmadı. Cem’in annesi iyileşmeye başlayınca rahat bir nefes aldı: artık geleceği yeniden düşünebilirlerdi. Ama nişanlısı, sanki hâlâ “Şimdi sırası değil” modundaydı. Evlilik konusu ortadan kaybolmuştu.
Kübra beklemeye devam etti. Sonra bir gün fark etti: yetti. Sadece yanındaki “rahat kadın” olmak istemiyordu. Eş olmak, bir aile kurmak, çocuk sahibi olmak istiyordu. Ve nihayet, yarının belirsizliğinden kurtulmak… Çünkü yasal olarak hiçbir bağ yokken konut kredisine girmek bile korkutucuydu. Ve kararını verdi.
Kendi kendine bir yüzük aldı. Sevdiği restoranın samimi bir köşesinde masa ayırttı. Tarihi özenle seçti — rastgele değil, birbirlerine ilk kez “Seni seviyorum” dedikleri gün. Cem, elindeki kutuyu görünce önce şaşırdı, bahaneler sıralamaya başladı: “Zaten kendim yapacaktım, zaman bulamadım.” Ama sonunda “Evet” dedi. Coşku yoktu, gözlerinde ateş yoktu, ama dedi.
Kübra’nın kız arkadaşları şok oldu. Kimi cesaretine hayran kaldı, kimi “Kendini garip duruma düşürdün” diyerek alnını işaret etti. O ise sadece rahatlamıştı. Çünkü içi hafiflemişti. Çünkü artık her şey netti.
Kübra, başkasının onun adına karar vermesini beklemek istemedi. Elini taşın altına koydu. E-Devlet üzerinden başvurusunu yaptı, tarihi belirledi, gelinlik aramaya başladı, restoran ayırttı, fotoğrafçıyla anlaştı. Cem, hazırlıklara — heyecanlı olmasa da — katıldı: menü tattı, arabayı ayırttı, yüzük seçiminde yardım etti. Her şey yolunda gidiyordu.
Bazen arkadaşlarının bakışlarını hissediyordu. Evli olanlar, “İleride pişman olma” der gibi acıyarak bakıyordu. Henüz evlenmemiş olanlar ise imreniyordu; cesaretine hayrandı. O ise sadece ilerliyordu. Çünkü belirsizlik içinde yaşamaktan yorulmuştu. Çünkü mutluluğu hak ediyordu. Çünkü seviyordu — ve bunun boşuna olmayacağına inanıyordu.
Belki geleneğe uygun davranmamıştı. Belki bazıları, “Kadın ilk adımı atmamalı” diyecekti. Ama ya daha fazla kadın “deniz kenarında rüzgâr beklemekten” vazgeçse, belki o zaman daha çok mutlu aile olurdu?
Doğru mu yapmıştı? Belki. Gülünç mü görünüyordu? Hayır. Bu, kaderini kendi ellerine almaktan korkmayacak kadar cesur bir kadının hareketiydi.




