**”Beklemekten Yoruldum — İşleri Ele Aldım”**
Aslı, Volkan’la ilk karşılaştığında, nihayet gerçek, sağlam, yetişkin bir “sonsuza dek” bulduğunu düşünmüştü. Sadece yakışıklı, zeki ve ilgili biri değil, aynı zamanda ciddi ilişkiler peşinde olduğunu da belli ediyordu. Çok çabuk yakınlaştılar ve birkaç ay sonra birlikte yaşamaya başladılar. Önce kiralık bir evde, “Bakalım, nasıl gidecek?” diyerek. Ama her şey kolay ve kendiliğinden ilerledi.
Gündelik hayat, onların aşkını tüketmedi. Her zaman anlaşabiliyor, birbirlerine özen gösteriyor, taviz verebiliyorlardı. Birlikte akşam yemekleri hazırlıyor, eski filmler izliyor, şehirde gece yürüyüşleri yapıyor, hafta sonları, yaz tatilleri, hatta hayat için planlar kuruyorlardı. Arkadaşları onları zaten “karı-koca” diye çağırıyordu. Herkesin merak ettiği tek şey, o adımı ne zaman atacaklarıydı. Ama o adım bir türlü gelmiyordu.
İlk yıl Aslı acele etmedi. Volkan’ın zamanı geldiğinde kendisinin teklif edeceğinden emindi. Ama ikinci, hatta üçüncü yıl geçtiğinde ve hiçbir şey değişmediğinde, içi içini yemeye başladı. Özellikle de arkadaşları birbiri ardına evlenip “Artık bir aileyiz” diye fotoğraflar paylaşırken. Aslı’nın ne yüzüğü vardı, ne bir iması, ne de konuşması…
Sonra talihsiz bir şey oldu: Volkan’ın annesi ciddi bir şekilde hastalandı. Tüm ailenin enerjisi tedaviye, hastane randevularına, eczane koşturmacasına gitti. Evlilik konuşmaları bir kenara kaldı—ki Aslı bunu anlıyordu. Sessizce destek oldu, yanında durdu, baskı yapmadı. Volkan’ın annesi iyileşmeye başlayınca, içi rahatladı: Şimdi geleceği düşünebilirlerdi. Ama nişanlısı hâlâ “Şimdi sırası değil” modundaydı. Evlilik konusu sanki buharlaşıp uçmuştu.
Aslı bekledi. Ama sonunda fark etti: Artık yeter. Sadece “rahat bir partner” olarak kalmak istemiyordu. Eş olmak, aile kurmak, çocukları olsun, bir evleri olsun istiyordu. Üstelik, yarınlarından emin olmak istiyordu. Sonuçta, ev kredisine girmek bile korkutucuydu, “resmi olmayan” biriysen! Ve kararını verdi.
Kendi kendine bir yüzük aldı. En sevdikleri restoranda küçük bir masa ayırttı. Tarihi de rastgele seçmedi—birbirlerine ilk kez “Seni seviyorum” dedikleri gündü. Volkan kutluyu görünce ilk başta şaşırdı, “Ben de hazırlanıyordum, vakit bulamadım” gibi bahaneler üretti. Ama sonunda “Evet” dedi. Gözlerinde ateş yoktu, büyük bir coşku da yoktu; ama dedi.
Arkadaşları şok oldu. Kimi cesaretine hayran kaldı, kimi “Kendini garip duruma düşürdün” diye düşündü. Ama Aslı’nın içi rahattı. Çünkü artık her şey netti.
Artık birinin karar vermesini beklemedi. İşleri kendi eline aldı. E-Devlet üzerinden başvurdu, tarih ayarladı, gelinlik bakmaya, restoran rezervasyonu yapmaya, fotoğrafçıyla konuşmaya başladı. Volkan da hazırlıklara katıldı—belki coşkuyla değil, ama katıldı: Menü tatmaya gitti, arabayı ayırttı, yüzük seçimine yardım etti. Her şey yolunda gidiyordu.
Bazen arkadaşlarının bakışlarını hissediyordu. Evli olanlar “Pişman olma sonra” der gibi acıyan gözlerle bakarken, henüz evlenmeyenler ise “Ne cesaret!” diye gıpta ediyordu. Ama Aslı yoluna devam etti. Çünkü belirsizlikten yorulmuştu. Çünkü mutluluğu hak ediyordu. Çünkü seviyordu—ve bunun boşa olmayacağına inanıyordu.
Belki kural kitabına göre hareket etmedi. Belki birileri “Kadın ilk adımı atmamalı” diyecek. Ama belki de daha fazla kadın “denizin rüzgârını beklemekten” vazgeçse, daha mutlu aileler olmaz mıydı?
Doğru mu yaptı? Belki. Gülünç mü göründü? Hayır. Sadece, kaderini eline almaktan korkmayacak kadar cesur bir kadının hareketiydi bu.




