Oğlum bir dağınıklık abidesine dönüştü, gelini ise onun aynası. Artık onların bu karmakarışık dünyasında yaşamaktan yoruldum.
Bunu sesli söyleyeceğim aklıma gelmezdi ama… dayanamıyorum artık. Kirli bulaşıklar, yıkanmamış yerler, dünün yemeklerinden kalan ağır koku ve kendi evimde değil de, pis komşularla paylaştığım bir apartman dairesinde yaşıyormuşum hissi. Hepsi oğlum ve “sevgilisi” yüzünden, iki aydır sanki tatil köyündeymiş gibi bizde konaklıyor.
Emir henüz yirmi yaşında. Açıköğretimde okuyor, askerden yeni döndü ve hemen işe başladı. Görünüşte yetişkin bir adam, kendi hayatını kuruyor, faturalara yardım ediyor, boşta gezmiyor. Ve gerçekten onunla gurur duyuyordum. Ta ki o konuşmaya kadar.
“Anne,” demişti bir gün, “Ece’nin evde durumu zor. Ailesi sürekli kavga ediyor, birbirlerine eşya fırlatıyorlar, ders çalışmasına bile izin vermiyorlar. Bizde biraz kalsa, olur mu? Sessiziz, sorun çıkarmayız.”
O an kıza acımıştım. Daha önce de gelirdi – utangaç, kibar, gözleri hep yerde, sesi neredeyse duyulmaz. Nasıl hayır derim? Üstelik Emir’in ayrı odası var, yer de bol. Ama bu kararımın bana nasıl bir “hediye” getireceğini tahmin bile edemezdim.
İlk haftalar özen gösterdiler: bulaşıkları yıkadılar, yerleri süpürdüler, sessiz davrandılar. Hatta temizlik çizelgesi bile yaptık: Cumartesi onların, Çarşamba benim günüm. İçim sevinçle doldu, belki gerçekten olgunlaşmışlardı. Ama üç hafta sonra her şey altüst oldu.
Kirli tabaklar, kurumuş yemek artıklarıyla birlikte günlerce lavaboda kaldı. Yerlerde saçlar, ambalajlar, şeker kağıtları. Banyoda şampuan izleri, lavaboda biriken saçlar, sabun lekeleri. Odaları tam bir ayı yuvasına dönüştü: kıyafetler ortalıkta, masada yemek kırıntıları, yatak hiç düzgünlenmemiş. Ece, yüzünde maskeyle, elinde telefonuyla evde dolaşıyor, sanki bir spa merkezinde değil de, misafirlikteymiş gibi.
Konuştum, rica ettim, hatırlattım. Cevap hep aynı: “Vaktimiz olmadı, sonra yaparız.” Ama “sonra” asla gelmiyor. Sonra sadece bezleri, fırçaları ellerine tutuşturmaya başladım – sessizce, sitem etmeden. Ama bu bile işe yaramadı. Bir gün sofraya döktükleri sosu bile silmediler. Öylece gittiler. Ve yine her şeyi ben topladım.
Sonunda bir gün odalarına girdiğimde o korkunç dağınıklığı görüp dayanamadım:
“Burası sizi rahatsız etmiyor mu?”
Emir hiç kıpırdamadan cevapladı:
“Dehalar kaosu yönetir.”
Ama ben bu kaosun içinde bir deha görmüyorum. Gördüğüm şey, bir çöplükte yaşamayı normal bulan ve annelerinin sırtından geçinen iki yetişkin.
Emir elbette yardım edeceğine dair söz verdi – alışveriş yapacak, masraflara katkıda bulunacaktı. Gerçekte ise sadece faturaları ödüyor. Haftada bir market alışverişi yapıyor, ama neredeyse her gün sipariş yemekler geliyor. Suşi, pizza, fast food… bana da ikram ediyorlar, ama umurumda değil – buzdolabı hâlâ bomboş. Oysa bu parayla bütün aile bir hafta boyunca beslenebilirdi.
Ece çalışmıyor, gündüz eğitim görüyor. Burs alıyor ama hiçbir zaman yiyecek ya da ev masraflarına katkı yapmadı. Hep kendine harcıyor. Harcamalarını gözden geçirip azıcık yardım etmelerini önerdiğimde, alınmışlar ve omuz silktiler.
Oğlumu tek başıma büyüttüm. Babası ben hamileyken terk etti. Ailem yardım etti, iki vardiya çalıştım, biriktirdim, onu tek başıma yetiştirdim. Hiçbir zaman yüzüne vurmadım. Şimdi de vurmak istemiyorum. Ama onun ve kız arkışının evimi bir battaniyeye çevirmesini daha fazla izleyemeyeceğim.
İyi niyetle konuştum. Bir kez, iki kez, üç kez… Artık anlıyorum ki, nafile. Onları değiştiremezsin. Onlara göre ben sürekli söylenen, her şeye kusur bulan biriyim. Onların yanımda yaşamama izin verdikleri için bana şükretmem gerekiyormuş.
İki ay – sabrettim. Ama daha fazla dayanamıyorum. Açıkça söyleyeceğim: Ya toparlanıp düzenli yaşamaya başlayacaksınız, ya da eşyalarınızı toplayıp yurda taşınırsınız. Belki orada başkasının emeğine ve özel alanına saygı duymayı öğrenirler.
Çünkü artık onların hizmetçisi olmaktan yoruldum. Sonunda huzurlu, sinirsiz, kirlenmiş bulaşık yığınları ve mutfakta unutulmuNefes alacak temiz bir evle, yalnız kalacağım günü iple çekiyorum.




