«— Sizin için uğraşıyorum! Ama siz bunu takdir etmiyorsunuz! — diyor kayınvalidem, onun yardımları ise beni sinir ediyor…»

“— Ben sizin için uğraşıyorum! Ama siz bunun kıymetini bilmiyorsunuz!” diyor kayınvalidem, yardımları yüzünden gözüm seğirmeye başladı bile…

Bazen kendimi tek bir hayal kurarken yakalıyorum: kaçmak. Nereye olursa olsun, bir başka şehre, dünyanın öbür ucuna, hatta Kars’ın bir köyüne bile. Yeter ki kocamın annesinden uzak olsun. Yoksa çıldıracağım. O neşeli sesini duyduğumda sinirlerim tepeme çıkıyor: “Size lazım olan bir şey getirdim! Çok sevineceksiniz!”

Mehmet’le yeni evlendiğimizde arkadaşlarımız hep imreniyordu: “Kayınvaliden çok iyiymiş, sana çok şanslısın” diyorlardı. Şikayet etmiyor, ilişkimize karışmıyor, izinsiz börek bile getirmiyordu. İlk zamanlar gerçekten öyleydi—bizi desteklediğini gösteriyordu. Ama içinde biriken enerji, bir şekilde patlamak zorundaydı. Ve patladığında, inşa ettiğimiz her şeyi yerle bir etti.

Önce bize lüks bir düğün yapmak istedi: “Maşallah”larla, ziyafetlerle, kırk davetliyle. Ama biz reddettik. Küçük kız kardeşinin mezuniyetine yöneltti bu hiperaktifliğini. Yine de durmadı.

O zamanlar kiralık bir evde oturuyorduk. Ferah, tertipli, güzel bir evdi. Ama kayınvalidem “lazım olan eşyaları” getirmeye başladı: çatlak eski tabaklar, yemeye korktuğum çatallar ve elbette perdeler… O perdeler hâlâ rüyalarıma giriyor—kadifeden, vişne rengi, güveler tarafından delik deşik edilmiş.

“Bu kadife! Dikiver, yeni gibi olur!” diyordu hevesle.

Benimse kafamda tek bir soru dönüp duruyordu: Madem o kadar güzeller, kendin neden takmadın?

Sonunda kendi evimizi aldık—ailemin ve Mehmet’in vaftiz babasının yardımıyla—safça umutlandım, artık yeni bir hayat başlayacak diye. Ama kayınvalide, para vermediği için başka türlü “yardım etmeye” karar verdi. Öyle bir yardım ki, tüylerimiz diken diken oluyordu.

Önce duvar kağıtları çıktı ortaya. En az kırk yıllıktı. Solmuş, nem kokan, eski kiler gibi kokuyordu. Sonra banyoya fayans döşemek için dayısı “Hasan Amca”yı önerdi—”altın bilek”miş. Bu “usta” her şeyi eğri yapıştırdı, bir haftada fayanslar dökülmeye başladı, derzler lekelendi ve sonunda başka ustalara para verip bu “bedava yardımı” düzelttik.

Sırada buzdolabı vardı. Neredeyse sırtında taşıyıp getirdi. Jet motoru gibi gürültü yapıyordu, kokusuysa… Sanki içinde bir şey ölmüş gibiydi. Aynı gün çöpe attık, ama kayınvalide dram yaptı:

“Yıkasaydınız olurdu! Daha on yıl kullanırdınız! Nankörlük ediyorsunuz!”

Sonra kuzeninin yazlığındaki kanepe geldi. Sovyet döneminden kalma bir kitaplık. Yaşlılık ve rutubet kokan bir halędu. Hiçbirini almadık—her seferinde kavga, gözyaşı, kırgınlık, suçlamalar…

Şimdi hamileyim. Uzun süre sakladık, ama karnım belli olunca söylemek zorunda kaldık. Ve işte… Kayınvalide hemen “çeyiz” toplamaya başladı: bir tanıdığın kullanılmış bebek arabası, başka birinin yatağı, dört çocuk büyütülmüş giysiler…

Ben istemiyorum. Bebeğimin kimlerin yattığı bilinmeyen bir yatakta uyumasını istemiyorum. Frenleri bozuk bir arabada gezmesini istemiyorum. Yıpranmış, başkalarının giydiği kıyafetleri giymesini istemiyorum. İğreniyorum. Fikrimi kimsenin önemsememesi canımı sıkıyor.

Şimdi kayınvalide hücumuna devam ediyor. Ben susuyorum. Hamilelik kavga zamanı değil. Mehmet savunmada, o açıklıyor, reddediyor, savuşturuyor. Ama görüyorum—yoruluyor. Annesinin enerjisi nükleer santral gibi, sonuç yok.

Bazen evi satıp kaçasım geliyor, kimseye söylemeden. Yok olmak istiyorum. Kötü biri olduğumdan değil. Sadece sessizlik istiyorum. Özgürlük. Kendi hayatımı. Kadife perdeler, hayalet buzdolapları, geçen yüzyıldan kalma halılar olmadan. Nefes almak istiyorum. Yaşamak istiyorum. Bebeğimi doğurmak—ve sıcacık, yepyeni, temiz, huzurlu bir yuvamız olsun istiyorum. “İyi niyetli” ziyaretler olmadan—yüzünden çığlık atmak istediğim…

Rate article
Lifequest
«— Sizin için uğraşıyorum! Ama siz bunu takdir etmiyorsunuz! — diyor kayınvalidem, onun yardımları ise beni sinir ediyor…»