Oğlum ve gelini, bana hediye ettiğim yazlığı satmaya karar vererek kalbimi kırdılar.
Oğlum Serkan evlenmeye karar verdiğini açıkladığında, yüreğim sevinçle doldu. Üç yıl önce eşimi kaybetmiştim ve yalnızlık omuzlarıma ağır bir yük olarak çökmüştü. Ege’nin küçük bir kasabasında yaşıyor, gelinimle iyi anlaşmayı, torunlarımı büyütürken onlara destek olmayı, aile sıcaklığını yeniden hissetmeyi hayal ediyordum. Ancak hiçbir şey umduğum gibi gitmedi ve şimdi hediye ettiğim yazlığı satma kararları, bardağı taşıran son damla oldu.
Gelinim Elif ile en başından beri anlaşamadık. Serkan’ın hayatına fazla karışmamaya çalıştım, ama onun birçok davranışı içimi acıtıyordu. Evleri sürekli toz içindeydi—Elif nadiren temizlik yapardı. Çatışmaktan korktuğum için sesimi çıkarmadım, ama içim içimi yiyordu. Daha da üzücü olan, Elif’in neredeyse hiç yemek yapmamasıydı. Serkan ya hazır yemeklerle besleniyor ya da pahalı restoranlarda yemek yiyordu. Oğlumun maaşıyla aileyi geçindirmeye çalıştığını görüyordum, Elif ise kendi kazancını güzellik salonlarına ve kıyafetlere harcıyordu. Ama kavga çıkmasın diye dilimi tutuyordum.
Oğlumu desteklemek için, iş çıkışında onu evime çağırmaya başladım. Ev yemekleri yapıyordum—mercimek çorbası, köfteler, börekler—belki böylece anne evinin sıcaklığını hisseder diye umuyordum. Bir gün, Elif’in doğum günü yaklaşırken, yemek yapmaya yardım etmeyi teklif ettim. “Gerek yok,” dedi kesin bir tavırla. “Restorandan yemek söyledik. Ben kendi doğum günümde dört duvar arasında yemek yaparak yorulmak istemiyorum.” Sözleri bıçak gibi saplandı. “Benim zamanımda her şeyi kendimiz yapardık,” diye karşılık verdim. “Restoranlar çok pahalı!” Elif öfkeyle, “Paramızı saymayın! Biz sizden bir kuruş istemiyoruz, kendi kazancımızı kendimiz harcıyoruz!” diye çıkıştı. Sustum, ama onun küstahlığı yüreğimi dağladı.
Yıllar geçti. Elif iki çocuk doğurdu—sevgili torunlarım Deniz ve Efe. Ama onların yetiştiriliş tarzı beni dehşete düşürüyordu. Çocuklar şımartılmıştı, hiçbir istekleri reddedilmiyordu. Gece yarısına kadar telefon ve tablet başında uyuyor, düzen nedir bilmiyorlardı. Bir şey söylemekten korkuyordum—oğlum ve gelinimle aram açılmasın diye. Suskunluk benim zırhım oldu, ama aynı zamanda ruhumu tüketiyordu.
Sonra, geçenlerde Serkan beni öyle bir haberle şoke etti ki hâlâ kendime gelemedim. Elif’le birlikte, bir yıl önce hediye ettiğim yazlığı satmaya karar vermişlerdi. Çam ve zeytin ağaçlarıyla çevrili, deniz manzaralı bu yazlık, ailemizin kalbiydi. Rahmetli eşim Mustafa buraya bayılırdı. Her yaz orada geçirir, sebze yetiştirir, zeytin ağaçlarına bakardık. Onun vefatından sonra birkaç yıl daha gitmeye devam ettim, ama artık bahçe işlerini yapacak gücüm kalmamıştı. İçim buruk bir şekilde yazlığı Serkan’a hediye ettim, ailesiyle orada tatil yapacağını, torunlarımın temiz havada büyüyeceğini hayal ettim.
Ama Elif yazlığı beğenmemişti. “Dışarıda tuvalet, kuyudan su taşımak—bu tatil değil,” diye diklenmişti. “Bodrum’da bir otel daha iyi!” Serkan da ona katıldı: “Anne, orada ne tatili? Bize göre değil. Satıp güzel bir tatil yapacağız.” İçim sızladı. “Babanın hatırası ne olacak?” diye isyan ettim. “Ailecek orada vakit geçirirsiniz diye düşünmüştüm!” Oğlum omuz silkti: “Gitmek istemiyoruz. Bize hitap etmiyor.”
Kalbim paramparça oldu. O yazlık sadece bir arsa değildi, mutlu günlerimizin, eşimin kahkahalarının, çocuklarımızın ve torunlarımızın burayı seveceği dileklerinin hatırasıydı. Şimdi onu fazlalık bir eşya gibi satacaklar, birkaç günlük tatil uğruna. İhanete uğramış hissediyorum—sadece oğlum tarafından değil, kendi safdilliğim tarafından da. Yıllarca susarak ailemin huzurunu korumaya çalıştım, ama şimdi anlıyorum ki sessizliğim, gerçekten önemli olan şeyleri unutmalarına izin verdi. Ve bu acı, sanırım asla dinmeyecek.




