Hayat Ne Çabuk Geçti… Ve Fark Etmeden Çocuklarımıza Gereksiz Olduk

“Ne çabuk geçti ömür… Ve nasıl da fark etmedik ki kendi çocuklarımıza artık gerekli değiliz…”

Ayşe Hanım her zaman güçlü, toparlık, sessiz bir sesi ve sevecen gözleri olan bir kadındı. Üç çocuk doğurmuş, büyütmüş, yetiştirmiş, evlendirmiş ve onları kendi ayakları üzerinde durmaları için uğurlamıştı. Şimdi ise köy evinin penceresinde oturmuş, sonbahar göğüne bakarken eski mektupları, kartpostalları ve sararmış fotoğrafları karıştırıyordu. Yanında yün bir battaniye, dizlerinde ise en değerli şeylerini sakladığı bir kutu vardı: çocuklarının fotoğrafları, torunlarından gelen kartlar, ailesinden bahseden gazete kupürleri…

Büyük oğlu yurtdışında yaşıyordu, askerden hemen sonra genç yaşta gitmişti. O günden beri yıllar geçmişti. Bir kez bile ziyarete gelmemişti. Sadece ara sıra internetten fotoğraflar, nadir mektuplar ve kuru tebrik mesajları… Ayşe Hanım onu suçlamıyordu. Anlıyordu: iş, aile, koşuşturma… Ama yüreği sızlıyordu. Çok sızlıyordu.

Orta kızı, Emine, bir askerle evlenmişti. Sürekli taşınmalar, seyrek telefonlar, acele ziyaretler… Bazen uğruyorlardı ama nadiren ve kısa süreli. Ayşe Hanım’ın kocası Mehmet, damadına hep saygı duymuş, kızının hayatını düzene soktuğu için gururlanmıştı. Geldiklerinde Emine’nin gözlerinde mutluluk parlardı. Sanırım en önemlisi de buydu.

Ama en çok küçük kızı için endişeleniyordu: Leyla… Boşandıktan sonra şehre taşınmış, oğlunu büyükannesine bırakmıştı. Ayşe Hanım o zaman ona, “Sen daha gençsin, güzelsin, hayatını kur. Torununu ben bakarım,” demişti. Kızı gitti, okudu, iş buldu. İki yıl sonra da oğlunu yanına aldı.

Leyla çocuğunu almaya geldiğinde, çocuk büyükannesinin eteğine yapışmış, bırakmak istemiyordu. Sessizce ağlıyordu, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Ayşe Hanım dişlerini sıktı ve sesini çıkarmadı. Karşı çıkmaya cesaret edemedi.

Üç yıl geçti. Kalbi günden güne kızına ve torununa daha çok özlem duyuyordu. Bir gün dayanamadı:

“Mehmet, Leyla’ya gideceğim. Birkaç günlüğüne. İçimde bir sıkıntı var.”

Kocası başını salladı. O da üzülüyordu ama kendisi de hasta hissediyordu, sonbahar onu da vurmuştu. Sabahın erken saatlerinde onu istasyona götürdü, eline bir bohça börek tutuşturdu ve alnından öptü.

“Kendine iyi bak, Ayşe. Ulaştığında haber ver.”

Vardı. Yorucuydu ama vardı. Omuzlarında hediyelerle dolu iki çanta, elinde turşular, reçeller ve örgü çoraplarla dolu bir poşet. Kızına varmadan bir saat önce aradı. Leyla kısa kesti:

“Anne, neden önceden haber vermedin? İşe gideceğim, oğlu okuldan alacağım, alışveriş… Hep koşturmaca burası! Köydeki gibi değil!”

“Kusura bakma kızım,” diye fısıldadı Ayşe Hanım. “Sürpriz yapmak istedim…”

Onu torunu karşıladı. Artık bir delikanlı olmuştu. Uzun boylu, geniş omuzlu. Dedeye benziyordu. Ama gözleri yabancıydı. Ürkek ve donuk.

“Merhaba, anneanne,” dedi nezaketle ama sıcaklık olmadan. İsteksizce sarıldı.

Ev temiz ve modern görünüyordu ama içi soğuktu. Leyla çorba pişirdi, masaya beş küçük köfte koydu. Ayşe Hanım birini yedi. İkincisine uzanırken duraksadı. Utandı. Eskiden bayramlarda çocukların doyasıya yesin diye kazanlar dolusu yemek pişirdiğini hatırladı. Burada her şey ölçülüydü.

Akşam torunuyla eski videoları, okul gösterilerinden fotoğrafları izledi. Nazikti ama yabancıydı. Leyla ise gittikçe daha çok gecikiyordu: ya iş, ya “arkadaşlarla buluşma”, ya da “iş yoğunluğu” bahanesiyle…

Üç gün geçti. Ayşe Hanım kendini bir misafir gibi hissediyordu. Gereksiz. Fazlalık. Bir gün torununun kızına sorduğunu duydu:

“Anne, amca Ali ne zaman gelecek? Beni maça götüreceğini söylemişti.”

“Yakında,” diye cevapladı Leyla. “Anneanne gidince gelecek.”

Ve Ayşe Hanım her şeyi anladı. Sonuna kadar. Yüreğindeki acıyla birlikte…

Sessizce eşyalarını topladı. Giyindi. Kapıda bekledi. Leyla mutfaktan çıktı:

“Anne, nereye? Trenin yarın!”

“Erken gideceğim. Merak etme. Oğluna dedesinin selam söylediğini ilet. Beni merak etmeyin, geldiğim gibi dönerim. Misafirliğiniz için teşekkürler.”

İstasyona kadar olan yolda tek kelime etmedi. Trende pencereden geceye bakarken gözyaşları yanaklarından süzüldü.

Ne çabuk geçmişti ömür… Ne çok şey vermişti, ve nasıl da kolayca kimseye gerekli olmamıştı. Onlar büyüdü. Kendi hayatları var. Biz ebeveynlerse… kenarda kaldık.

Peronda Mehmet onu bekliyordu. Sıkıca sarıldı, bir an bırakmadı.

“Ayşe, nerede kaldın öyle! Yüreğim ağzıma geldi. Zayıfladım bile.”

Gülümsedi. Gözleri doldu ama bu kez mutluluktan…

“Eve gidelim Mehmet’im. Eve… Sadece orada bizi bekleyen var daha…”

Rate article
Lifequest
Hayat Ne Çabuk Geçti… Ve Fark Etmeden Çocuklarımıza Gereksiz Olduk