Büyükannenin Oyunları: Hastalık Rolü mü, Yardım Çığlığı mı?

Adım Ayşe. 37 yaşındayım, evliyim, 56 yaşında bir annem ve 85 yaşındaki babaannem Nuriye var. Küçük bir Ege kasabasında yaşıyoruz; burada kışlar sert geçer, evler arası mesafeler sonsuzmuş gibi gelir, özellikle de gece yarısı karlı yollarda araba sürerken…

Babaannem Nuriye, yaşına rağmen inatla şehrin kenar mahallesindeki eski bir ahşap evde tek başına oturuyor. Annemin defalarca yaptığı “Gel benimle yaşa” tekliflerini reddediyor. “Evim, kalemdir” diyor inatla, “Kimse beni buradan çıkaramaz.” Fakat son zamanlarda yalnızlığı ona çekilmez gelmeye başladı; bizi sürekli tetikte tutmanın bir yolunu buldu.

Neredeyse her gün, titrek bir sesle arayıp “Çok kötüyüm” diye şikayet ediyor. “Kalp sancısı çekiyorum” ya da “Ayaklarım beni taşımıyor” diye inliyor. Annemle ben, telaşla her şeyi bırakıp ona koşuyoruz. Ama vardığımızda hep aynı manzarayla karşılaşıyoruz: Babaannem, sihirli bir değnek değmişçesine canlanıyor. Mutfakta dolanıyor, bize kuşburnu reçelli çay ikram ediyor, hatta şakalar yapıyor. Bizse ne yapacağımızı şaşırmış, yüreklerimiz hızla çarparak öylece kalbimiz ağzımızda bekliyoruz.

Bu oyundan yorulduk. Her telefon, bir elektrik çarpması gibi geliyor; yine de görmezden gelemiyoruz. Ya bu sefer gerçekten bir şey olursa? Ya aramazsak ve dönüşü olmayan bir şey yaşanırsa? Bu düşünce içimizi kemiriyor.

Her şey bir yıl önce başladı. Annemle bir kış gecesi, tipinin ortasında, üstümüze palto bile alamıyarak babaanneme koşmuştuk. “Ölüm döşeğinde” sandığımız babaannem, bizi gülümseyerek karşılamış, “Tansiyonum oynadı sadece” demişti. Yarım saat sonra meşhur incir reçelini çıkarıp bizi sofraya çağırıyordu. Şaşkınlıktan donup kalmıştık ama o an bunu “bir kerelik” sanmıştık.

Sebebini anlamaya çalıştık. Hastaneye gitmesi için yalvardık, o ise “Doktorlar sadece para peşinde” diye direndi. Evine bir doktor getirdik. Muayene etti, tansiyonuna baktı, kalbini dinledi ve “Yaşına göre çok sağlıklı” dedi. “Daha fazla ilgiye ihtiyacı var,” diye ekledi doktor bize bakarak, “Sık sık ziyaret ederseniz bu aramalar sona erer.” Ne kadar yanılıyordu!

Zaten ona vakit ayırmaya çalışıyoruz. Ben bir saat uzaktayım, annem daha yakın ama işten sonra trafikte bunalmış halde her gün gitmek mümkün değil. Hafta sonları nöbetleşe gidiyoruz; ya ben market alışverişi yapıp çay içiyorum, ya annem temizlik yapmaya koşuyor. Bayramlarda mutlaka beraber gidiyoruz, çiçeklerle, hediyelerle… Ama belli ki bu yetmiyor. Daha fazlasını istiyor: dikkatimizi, sinirlerimizi, zamanımızı.

Annem defalarca ona “Gel benimle yaşa” dedi. En güzel odasını verecekti, her ihtiyacını karşılayacaktı… Ama Nuriye Hanım kararlı: “Size yük olmak istemem,” diyordu. Sonra gece yarısı yine arayıp inlemeye başlıyordu: “Kendi evimde öleyim daha iyi.” Bu sözler bizi bıçak gibi kesiyor, ama ne yapabiliriz ki?

Ona, eğer gerçekten kötü değilse aramaması için yalvardık. Her telefonun bizde strese, uykusuz gecelere yol açtığını anlattık. Dinlemiyor gibiydi. Ya da duymak istemiyordu. Aramalar devam ediyor; annemle ben her seferinde aynı ikileme düşüyoruz: Gidelim mi? Görmezden mi gelelim? Yanlış yapmaktan, gerçekten ihtiyacı olduğunda geç kalmaktan korkuyoruz.

Bazen babaannemin sadece canının sıkıldığını düşünüyorum. Sohbete, sıcaklığa, kahkahalara özlem duyuyor belki. Belki de bu aramalar, bizi yanında tutmak için çaresiz bir çaba… Peki ama neden böyle acımasız bir yol seçti? Neden bizi sürekli bir korku içinde yaşatıyor? Çıkış yolunu bilmiyorum. Onu seviyoruz ama bu oyun bizi tüketiyor. Yine de, aradığı sürece koşup gideceğiz. Çünkü gitmezsek ve başına bir şey gelirse, bu vicdan azabı bizi ezer geçer…

Rate article
Lifequest
Büyükannenin Oyunları: Hastalık Rolü mü, Yardım Çığlığı mı?