Kardeşim doğum gününe davet ediyor, karısı ise kıyametleri koparıyor
Kardeşim Emre altı yıl önce evlendi. O günden beri ne ben ne de ailemiz onların evine bir kez olsun adım atmadık. Tüm bayramlar, doğum günleri ve aile buluşmaları, her zamanki gibi, İzmir’in kenar mahallesindeki geniş evimizde geçiyor. Annem dağlar kadar yemek yapar, sofrayı donatır, sonra da Emre ile karısı Ayşe’ye evlerine götürmeleri için köfteler ve salatalarla dolu kaplar verir.
Emre daha yeni evlenmişti ki, birkaç ay sonra Ayşe’nin doğum günü geldi. Annem, coşkuyla sürpriz için hazırlıklara başladı: pasta aldık, güzel bir hediye seçtik ve yola koyulduk. Annem Ayşe’yi arayıp haber verdiğinde, soğuk bir şekilde “Kutlamayı düşünmüyorum,” dedi. Annem pes etmedi:
“Ama biz sadece çay içmeye geleceğiz, pasta yiyeceğiz! Hiçbir şey hazırlamana gerek yok, Ayşeciğim!”
Nihayetinde yine de gittik. Ancak kapıda bizi sıcak bir karşılama yerine tam bir şok bekliyordu: Ayşe, “Ev dağınık,” diye mırıldanarak dışarı çıktı ve bizi içeri almayı reddetti. Şaşkınlık içinde hediyeyi ve pastayı apartman koridorunda uzattık ve geri döndük. O günden beri tüm kutlamalar annemin evinde yapılıyor ve biz o tuhaf anı hatırlamamaya çalışıyoruz.
Ayşe bir gün açıkça ebeveynlerimize şunu söylemişti:
“Sizin eviniz büyük, misafir için yer bol! Bizimse bir odalık dairemiz var, nereye davet edeceğiz ki?”
Kendimi tutamayıp patlayacaktım neredeyse. Tek odalı dairede kocanın ailesini ve kız kardeşini ağırlamak mı imkansız? Üç kişi için yer mi yok? Ama ilişkileri bozmamak için sessiz kaldık.
Şimdi Ayşe hamile, beşinci ayında. Bu, ailemizin ilk torunu olacak ve annem tabii ki heyecandan ne yapacağını şaşırmış durumda. Sürekli Emre’yi arıyor, Ayşe’nin nasıl olduğunu soruyor, yardıma ihtiyacı var mı diye. Fakat öğrendik ki Ayşe, hamileliğinin başında işinden ayrılmış. Annem panikledi:
“Acaba kötü mü hissediyor? Belki benim desteğime ihtiyacı vardır?”
Emre onu sakinleştirdi: Ayşe’nin sağlığı yerindeymiş, sadece “kendini korumak” istemiş. Şaşkınlık içindeydik. Emre ve Ayşe hep lüks içinde yaşadılar: restoranlar, seyahatler, pahalı alışverişler. Kredileri yok, daireyi Ayşe’nin büyükannesi vermişti, yani tüm paralarını zevklerine harcıyorlardı. Ama Ayşe’nin işten ayrılmasıyla gelirleri birden düştü ve alıştıkları hayat tarzı tehlikeye girdi. Emre, Ayşe’ye tutumlu olmaları gerektiğini anlatmaya çalıştı ama o lüksten vazgeçmeye pek niyetli görünmüyordu.
Ayşe, Emre’ye “iş yerinde bir şey kapmaktan korktuğu” için ayrıldığını itiraf etmiş. Tedbiri anlaşılır elbet, ama şimdi bütçeleri alarm veriyor ve o hâlâ eski hayat standardını istiyor. İşte tüm bu değişimlerin arasında, Emre bizi doğum gününe evine davet etti. Evine! Annemle babam şok oldu. Babam şaka yaptı:
“Acaba gelinimin yemek yapmayı öğrendiğini görecek miyim sonunda?”
Annem, ailece bir akşam geçirecekleri için sevindi. Ben de Ayşe’yi arayıp detayları sordum ama sakin bir konuşma yerine bir tantana ile karşılaştım. Ayşe, telefonun öbür ucunda ağlayarak, bizi görmek istemediğini söyledi:
“Ev temizliği yapmam, yemek pişirmem gerekecek! Hamileyim, zorlanıyorum!”
Onu sakinleştirmeye çalıştım:
“Ayşe, öyle büyük şeyler yapmana gerek yok. Patates haşla, salata yap, tavuk pişir, işte. Pastayı biz getiririz. Sadece beş kişilik bir akşam yemeği. Problem ne?”
Hatta sipariş vermeyi bile önerdim, işini kolaylaştırmak için. Ama Ayşe, yine de yerleri silmesi, temizlik yapması gerektiği için sızlanmaya devam etti. Dayanamadım:
“Ayşe, bu tek odalı bir ev! Temizliği yapmak o kadar mı zor? Misafir gelmeden önce mi temizliyorsunuz sadece?”
Son olarak bir ültimatom verdim:
“Bizleri görmek istemiyorsan, gelmeyiz. Emre’yi telefonla kutlarız, olur biter.”
Anneme anlattım, o da benimle aynı fikirdeydi. Durumu Emre’ye ilettik, o da patladı:
“Ayşe çalışmıyor, evde oturuyor! Akşam yemeği hazırlayıp evi toplayamaz mı? Kesinlikle geleceksiniz! Yemek siparişine ya da temizlikçiye verecek paramız yok, kendi işini kendi yapacak!”
Sözleri havada bir fırtına bulutu gibi asılı kaldı. Sonunda herkes küsüp ayrıldı. Hem annem hem de babamla birlikte Emre’nin doğum gününe gitme isteğimiz büsbütün kayboldu. Ayşe’nin somurtmuş yüzünü görmek, gözlerini devirip iç çekişler içinde olmasını izlemek pek keyifli olmayacak. Kendi kardeşimizin evinde istenmeyen misafir gibi hissetmek istemiyoruz.
Yine de içimiz sızlıyor çünkü Emre’yi kırabiliriz. O bu günü çok bekledi, ailesini evinde görmek istedi! Nasıl hiçbir şey olmamış gibi gitmez, gelmez oluruz? Onun özel günü, hem eşinin kaprislerinden o sorumlu değil. Önümüzde iki seçenek var: öfkemizi yutup giderek akşamı zehir etme riskini almak ya da reddedip kardeşimizin kalbini kırmak. Durum çıkmaz gibi, her adımımız bu aile krizini daha da derinleştiriyor. Bir yanda kardeş sevgisi, bir yanda yengesine du**İki taraf arasında sıkışıp kalmanın verdiği buruklukla, ne yapacağımızı bilemeden bir karar vermek zorunda kalacağımız gün hızla yaklaşıyor.**




