Geçmişin Gölgesi: Çamlıca’da Bir Dram
“Ne çabuk geçti ömür, tüm bu yıllar. Ve şimdi büyüyen çocuklarımıza ne kadar gereksiz olduk,” dedi Elif, sesi titreyerek. Gözleri dolmuştu, daha fazlasını dinlemek istemiyordu. Yüreği acıyla sıkıştı.
Elif, Çamlıca’daki evlerini çoktan terk eden üç çocuk yetiştirmişti. En büyük oğlu, Emre, genç yaşında ailesiyle yurtdışına yerleşmişti. O günden beri bir kez bile annesini ziyaret etmemişti. Sadece fotoğraflar, seyrek mektuplar ve bayram kutlamaları onu hatırlatıyordu. Elif, her kartı, her resmi özenle saklıyordu. Kış akşamlarında onları karıştırır, yazdığı mektupları okurdu: “Oğlum, baban ve seni çok özledik, bir kez olsun gel, bizi gelinle ve torunlarla tanıştır…” Ama Emre’nin hep işi çıkıyordu—kendi hayatı, kendi dertleri…
Ortanca kızı, Ayşe, bir askerle evlenmişti. Sürekli şehir değiştiriyorlardı, tek bir çocukları vardı. Ara sıra Çamlıca’ya gelirlerdi ama ziyaretler kısa ve nadirdi. Elif’in eşi, Mehmet, damadı Murat’a saygı duyar, kızının mutlu olduğunu gözlerindeki ışıltıdan anlardı. Elif de Ayşe için içi rahattı—hayatı yolundaydı.
Ama en küçükleri, Gülay, yalnız kalmıştı. Köyde evlendikten sonra bir oğlu olmuş, ama evliliği bitmişti. Elif ona öğüt vermişti: “Şehre git, Gülay’cığım. Sana burada ne bekliyor? Gencsin, güzelsin, hayatını düzene sokarsın.” Gülay, kulağını annesine vermiş, küçük Ali’yi ona bırakarak dikiş kursuna gitmiş ve şehirde hemen iş bulmuştu. Sonra Ali’yi yanına almıştı. “Şehirde onun için daha iyi,” diyordu. “Okul yakın, etkinlikler var, sıkılmaz.” Ali, babaannesinin eteğine yapışıp ağlıyordu, ama kim bir anneyle tartışabilirdi?
“Bir hafta bensiz idare edersin,” dedi Elif kocasına. “Dayanamıyorum artık, yüreğim sıçrıyor, Gülay’ı görmem lazım.” Mehmet de onunla gitmek istedi ama sonbahar yaklaşınca rahatsızlandı. Elif bavulunu hazırladı, köyden getirdiği yiyeceklerle doldurdu. Mehmet onu şafak vakti tren garına kadar getirdi. Son görüşmelerinin üstünden üç yıl geçmişti—Ali artık büyümüş olmalıydı.
“Anne, niye haber vermedin geleceğini?” diye karşıladı Gülay, sinirini belli etmemeye çalışarak. “Arayabilirdin! İşten izin almak, Ali’yi okuldan almak, alışveriş koşturmak zorunda kaldım. Senin mesajın yüzünden bütün gün ayaktayım!”
“Affet kızım, sürpriz olsun istedim,” dedi Elif, otogardan yürürken. “Bilirsin köyde iletişim nasıl…”
“Bir şey mi oldu? Anlatacak bir şeyin mi var? Babam nasıl?”
“Her şey yolunda, biraz üşüttü, sonbahar işte. Ama idare ediyoruz.”
Evlerinin kapısını Ali açtı. Allahım, ne kadar da büyümüştü! Omuzları dedesininki gibi geniş, elleri güçlüydü.
“Merhaba torunum!” diye sevinçle bağırdı Elif, ona sarılırken.
“Selam, anneanne,” dedi Ali, çabucak kurtulup ona baktı.
“Niye karşılamaya gelmediniz? Bavulu zor taşıdım,” diye sitem etti Elif, kızına bakarak.
“Senin için hazırlık yapıyorduk,” dedi Gülay. “Yemek yaptım, yoldan geldin, açsındır.”
Elif iç çekti—tamam, öyle olsun. Birkaç dakika sonra telefonla Mehmet’e bağırdı:
“Her şey yolunda Mehmet! Karşıladılar, yardım ettiler! Merak etme, sofraya oturuyoruz, Gülay yemek hazırlamış, çok lezzetli. Hepsi seni öpüyor!”
Sofrada Gülay çorba dağıtırken sordu:
“Bir köfte mi, iki mi anne?”
Yol yorgunu Elif beşini de yiyebilirdi, ama kızının yüzüne bakınca,
“Masaya bırak, ben alırım,” dedi.
Tabakta beş küçük köfte vardı. Herkes birer tane aldı. Elif ikinciye uzanırken üçüncüyü almadı—içi daraldı. Çocuklarına, özellikle bayramlarda doyasıya yiyebilsinler diye dağlar kadar yemek yaptığı günleri hatırladı. Burada ise… Acaba Gülay’ın maddi sıkıntısı mı vardı? Para vermeliydi, Mehmet’le birikimleri vardı, bu yıl hasat da iyi geçmişti.
Elif evi dolaştı. Yeni boya, yeni mobilya, salon duvarında asılı televizyon. Ali’nin odası küçüktü ama sıcacıktı, her şey vardı.
“Ne kadar kalacaksın?” diye sordu Gülay, bulaşıkları yıkarken.
“Ne, memnun değil misin? Daha yeni geldim, sen gidiş tarihini soruyorsun?”
“Yok ya, biletleri erkenden almak lazım da. Yarın istasyona gidip dönüş biletini alabilirim, uzatmayalım.”
Elif omuz silkti—madem öyle. Akşamını Ali’yle geçirdi, okul etkinliklerinden fotoğraflara ve videolara baktı. Torununun ne kadar akıllı olduğuna sevindi. Keşke Mehmet de görebilseydi. Ali’den dedesi için bir kart yazmasını isteyecekti.
Birkaç gün geçti. Her akşam sohbet daha soğuk oluyordu. Ali sık sık odasına kapanıp ders çalışıyor veya komşuya oyun oynamaya gidiyordu. Gülay ya işte geç kalıyor ya da arkadaşlarıyla buluşup eve geç geliyor, ayakkabılarını çıkarır çıkarmaz yatıyordu. Elif, insan sıcaklığına hasret kalmıştı. Kızıyla buluşmayı böyle hayal etmemişti.
Mehmet’i aradı ve eşyalarını topladı. Torununun odasından geçerken Gülay’la Ali’nin konuşmasınıElif sessizce kapıyı çekti, içi buruk bir hüzünle istasyona doğru yürürken, yılların nasıl da yalnızlığa dönüştüğünü düşündü.




