Mehmet eve her zamanki gibi yorgun döndü. Mutfak kapısını itti ve donup kaldı: annesi gözyaşları içindeydi.
“Anne, ne oldu? Neden ağlıyorsun?” diye telaşla sordu.
Cevap yoktu. Sadece sessizlik ve yere dikilmiş gözler.
Köşeden babaannesi göründü.
“Ben sana söylemiştim, Ayşe, söylemiştim bunun nasıl biteceğini!” diye çıkıştı kızına.
Mehmet o zaman on dört yaşındaydı. İşte o gece büyüdü. Babası gitmişti – başkasına, “eğlenceli ve havalı” olana. Arkasında üç kişi bırakmıştı: Ayşe’yi, Mehmet’i ve küçük Elif’i. Ne para ne nafaka. Sadece kapıda bir gölge.
Ertesi gün babaanneleri eve yerleşti ve hayatlarını yönetmeye başladı. Anne ağlıyor, babaanne söyleniyor, Mehmet de engel olmamaya çalışıyordu. Çocukluğun kendisine göre bir lüks olduğunu erken anlamıştı.
İlk işi fırının yanında çalışmaktı – teyzesi Hacer, yetişkin gözleri olan bu sıska çocuğa acımıştı. Sıcak çay, poğaça ve biraz harçlık verdi. İşte Mehmet’in çocukluktan hayata tutunma yolculuğu böyle başladı.
Okuyor, çalışıyor, ek iş yapıyordu. Askerliğe alınmadı – Hacer teyzenin bağlantıları yardımcı olmuştu. Artık neredeyse aileden biriydi: şımarıklık etmez, acımaz, saygı duyardı. Gücüne, dürüstlüğüne, sessiz sabrına.
Yirmi dört yaşına geldiğinde gerçek bir adam olmuştu. Elif büyüdü – ona hem ağabey hem de baba oldu. Eskiden bağıran, sert babaannesi artık en güzel lokmaları ona ikram ediyordu.
Aşkı buldu. Evlendi. Konut kredisi çekti. Karısına araba aldı. Kız kardeşine destek oldu. Annesiyle babaannesini yanına aldı – nasıl yapmazdı ki? O artık “evin erkeği”ydi.
Çocuklar oldu. Biri, sonra diğeri. Karısı evde oturuyordu. Mehmet çalışıyordu. Hafta sonu yok, dinlenme yok. Para yetmediğinde ek işlere koşuyordu. Yazın ailesini güneye götürdü. Annesini kaplıcaya. Kız kardeşinin düğününe yardım etti. Yeğenlerine elbise aldı. Mehmet ise artık sonuna gelmişti.
Babaannesi öldüğünde ağlamaya bile vakit bulamadı. Annesini doktora götürmesi gerekiyordu. Karısı yorgun, suratı asıktı. Ama Mehmet çekti. Hepsini. Şikâyet etmeden.
Sonra bir gün… Kendine bir gitar aldı. Çocukluk hayaliydi. Eve geldiğinde karısı burun kıvırdı:
“Böyle şeylere para mı harcanır? Ne gerek var?”
Oğlu para istedi. Gezi için. Mehmet sordu:
“Kaç yaşındasın sen?”
“Yirmi bir.”
“Kendi paranı kazanmanın zamanı gelmedi mi?”
“Ama ben öğrenciyim…”
“Ben de okudum. On dört yaşımdan beri çalışıyorum!”
Kapı çarpıldı. Mehmet çıktı. Bir gece için ev kiraladı. İzin dilekçesi yazdı. Uzandı ve… hayatında ilk kez doyasıya uyudu.
Artık kendisi için yaşamaya karar verdi. Az da olsa. Denemek istedi.
Karısını aradı:
“Tatile çıkalım mı? Nereye istersen. İster Ağrı Dağı’na, ister İzlanda’ya.”
“Ne gerek var?”
“Sadece birlikte yaşamak için. Normal insanlar gibi.”
“Olmaz. Vaktim yok.”
“O zaman hoşça kal.”
Evde ise fırtına koptu. “Mehmet namert”, “bizi terk etti”, “ona hayatımı verdim”. Arkadaşları başlarını salladı. “Nasıl yaparsın, Mehmet…”
Peki Mehmet? Ağrı Dağı’nın zirvesinde duruyor ve nefes alıyordu. İlk kez gerçekten. Belki de namertti. Ya da… belki de sadece bir kez olsun kendisi için yaşamaya cesaret eden bir adamdı.
Bugün anlıyorum ki bazen en ağır yük, sevdiklerimizin omuzlarımıza yüklediği beklentilerdir. İnsan önce kendini hatırlamalı, yoksa başkaları için yaşarken kendini kaybedebilir.




