“Bir ay içinde çıkıp gidin!” dedi kayınvalidem. Kocamsa… onu destekledi.
Arda’yla iki yıldır birlikte yaşıyorduk ve her şey yolunda gidiyor gibiydi. Evlenmek için acele etmemiştik, onun annesinin evinde kalıyorduk ve kayınvalidemle aramın iyi olduğunu düşünüyordum. Nazik, sakin ve anlayışlıydı. Bizim işlerimize karışmaz, üstelemez, müdahale etmezdi. Ona saygı duyar, tavsiyelerini dinler, “anne” diye hitap ederdim. İyi bir ilişkimiz olduğuna inanıyordum.
Evlenmeye karar verdiğimizde, tüm masrafları o üstlendi. Maalesef benim ailemin o dönem maddi durumu kötüydü, düğün organizasyonuna ancak sembolik bir katkı yapabildiler. Kayınvalideme minnettardım. Gerçek bir aile olduğumuzu sanıyordum. Ama ne kadar yanılmışım!
Düğünden bir hafta sonraydı. Mutfakta çay içiyorduk ki, hiç tereddüt etmeden, rahat bir tavırla şunları söyledi:
“Peki çocuklar, ben görevimi yaptım. Oğlumu büyüttüm, okuttum, ayağa kaldırdım, hatta ona iyi bir eş bile buldum. Düğününüzü yaptım. Şimdi, alınmayın ama bir ay içinde bu evden taşınmanız gerekiyor. Artık bir ailesiniz, demek ki kendi sorunlarınızı da kendiniz çözeceksiniz. Korkmayın, başta zor olacak ama öğrenirsiniz; tasarruf etmeyi, plan yapmayı, çözüm üretmeyi…”
Şok olmuştum. Yerler ayaklarımın altından kayıyor gibiydi. Şaka yapmaya çalıştım:
“Anne, ciddi misiniz?”
Başını salladı:
“Fazlasıyla. 56 yaşındayım, kendim için yaşamak istiyorum. ‘Birinin annesi’, ‘evin hanımı’, ‘herkesi kurtaran kadın’ olmaktan yoruldum. Artık istemiyorum. Çocuk yaparsanız -ki size kalmış- baştan söyleyeyim: Bana güvenmeyin. Ben büyükanneyim, dadı değilim. Misafirliğe gelin, her zaman hoş geldiniz, ama kendi hayatımı artık kimseye vermeyeceğim. Umarım beni anlarsınız… siz de benim yaşıma geldiğinizde.”
İnanamıyordum. Daha yeni evlenmiştik! Düğün telaşının yorgunluğunu üzerimizden atamadan bizi evden atıyordu. Oğlu, yani kocam, bu evin yarı hissesine sahipti – evlilik sözleşmesinde de belirtilmişti. Yasal olarak hakları vardı. Ama o, gitmemizi istiyordu.
Asıl korkunç olan ise Arda’nın tepkisiydi… Sadece başını salladı. İtiraz etmedi, annesine karşı çıkmadı. Konuşmaya bile çalışmadı. Kalktı, laptopunu açtı ve kiralık ev sitelerine baktı. Sonra bana dönüp:
“Eh, madem öyle istiyor… Buluruz bir şeyler, Aylin, merak etme. Daha iyi bir seçenek bakalım, belki iş değiştirmem gerekir. Her şey yoluna girer.”
Gözlerimi dolduran yaşları zor tuttum. İçim içimi yiyordu. Ailem bize yardım edecek durumda değildi, evet, ama asla bizi kapı dışarı etmezlerdi. Neden onun annesi bu kadar bencil olabilirdi?
Bağırmak istiyordum. Daha yeni hayat kurmaya başlamıştık. O ise buz gibi soğukkanlılıkla bizi kenara attı.
Daha sonra Arda’yla konuşmaya çalıştım, yalnızken. Ona ne kadar incindiğimi, kırıldığımı anlatmaya çalıştım. Ama o sadece omuz silkti:
“Bu onun hakkı. Onun evi. Kendi başına yaşamak istiyor. Anlıyorum. Bunu büyütmeyelim.”
O an aramızda ilk kez bir soğukluk hissettim. Sanki omurgamdan buz gibi bir şey geçti. Anladım ki onun bir duruşu yok. O bir eş değil, hâlâ bir evlattı. Ve annesi karar verdikçe, o boyun eğecekti. Peki ya ben?
Ben fazlalıktım.
Bir ay geçti. Şehrin ucunda minicik bir ev kiraladık. Kira neredeyse benim maaşımın tamamını götürüyor. Arda iş değiştirdi, daha geç gelmeye başladı. Ben ise loş mutfakta oturup camdan dışarı bakıyor ve düşünüyorum: Acaba hiç “onlardan biri” olabildim mi?
Elimden geleni yaptım, gerçekten. Yemek yaptım, temizledim, rahat etsinler diye uğraştım. Ama sonunda anladım ki onlar bir aile. Ben ise sadece… kapı dışarı edilebilen biriydim.
Evet, öfkeliyim. Evet, canım yanıyor. Yine de… belki bu sınav, Arda’yla gerçekten bir çift olup olmadığımızı gösterecek. Ya da hiç olmadığımızı.
Ama hâlâ anlamadığım bir şey var: Seven bir anne, oğlunu düğünden bir ay sonra, henüz hazır olmadığını, ayaklarının üzerinde durmadığını bilerek nasıl evden kovabilir?
Yoksa sevgi, bencilliğin başladığı yerde bitiyor mu?




