Adım Elif, 44 yaşındayım. Böyle bir duygusal çıkmazda olacağımı daha düne kadar hayal bile edemezdim. Hayatımı tek bir adamla, kocamla, çocuklarımın babasıyla, hayat arkadaşımla geçirdim. Yirmi yıldan fazladır birlikteydik. Ta ki geçen yıl kalbi durana kadar. Vedalaşmadan gitti, evde bir boşluk, ruhumda da dipsiz bir soğukluk bırakarak.
İki çocuğum var. Oğlum üniversitede üçüncü sınıfta, artık büyüdü, akıllı, mantıklı. Kızım bu yıl liseden mezun oldu, üniversiteye başladı, daha çok genç, hassas. Onlarla gurur duyuyorum, onlar benim her şeyim. Ama… bende bir kadın görmüyorlar. Sadece “anne”. Sadece “dul”.
İki ay önce hayatıma Mehmet girdi. Bir sergide tesadüfen tanıştık; yalnızlıktan çıldırmamak için oraya gitmiştim. Nazik, duyarlı, gerçek bir erkek çıktı. Üstelemedi, zorlamadı, sadece yanımda durdu. Görüşmeye başladık, önce gezintiler, sonra akşam yemekleri, sabaha kadar sohbetler… Onun gözlerinde yeniden bir kadın olduğumu hissettim. Canlı. İstenen. Sevilen.
Geçenlerde bana evlenme teklif etti. Basit, içten: *”Elif, benim eşim ol. Hep birlikte yeni bir sayfa açalım.”* Ağladım. Üzüntüden değil, korkudan. Çünkü biliyordum ki çocuklarım bunu kabul etmeyecek.
Uzun süre cesaretimi topladım ve anlatmaya karar verdim. Onlarla masaya oturdum, tıpkı onlara hamile olduğumu söylediğim, ayakkabı bağlamayı öğrettiğim, okulun ilk günü uğurladığım gibi. Ama bu sefer her şey farklıydı.
*”Benim… biri var,”* diye fısıldadım. *”Adı Mehmet. Birlikteyiz. Ve evlenmeyi teklif etti.”*
Sonrasında patlayan şey bağırış değil, bir kasırgaydı. Öfke, kırgınlık, şok.
*”Yani babamı çoktan unuttun öyle mi?!”* diye neredeyse çığlık attı kızım, gözleri dolmuştu.
*”Evimize yabancı bir adamı mı sokacaksın?!”* diye sertçe atıldı oğlum. *”Babama ihanet ettin!”*
Bana yabancı gibi bakıyorlardı. Anlatmaya çalıştım: Unutmadım. Onun yüzündeki her çizgiyi, sesini, kahkahasını, tıraş sonrası kokusunu hatırlıyorum. Ama gitti çocuklarım. Onu geri getiremem, ne kadar istesem bile. Nefes alıyorum. Yaşıyorum. Ve yüreğimi yeniden çarptıran biriyle olmak istiyorum.
Ama dinlemediler beni.
Şimdi havada kaldım. Ne yapacağımı bilmiyorum. Eğer Mehmet’le evlenirsem, çocuklarımı kaybedeceğim. Benimle konuşmayı keserler, hayatımdan çıkarlar. Eğer Mehmet’i reddedersem, yalnız kalacaım. Çünkü çocuklar sonsuza kadar yanımda kalmayacak. Bugün buradalar, yarın kendi aileleri, kendi hayatları olacak. Peki ben? Sadece *”tek başına oturan anne”* olacağım.
Mehmet’e *”Bana zaman ver. Belki zamanla anlarlar,”* dedim. Başını salladı. Sarıldı. Bekleyeceğini söyledi. Ama emin değilim, sabrı ne kadar dayanır? Hakkı da var. Onun benim anılarım, acılarım, çocuklarım yok. O sadece yanımda olmak istiyor. Bu bir suç değil.
Çocuklarımın bende bir insan görmemesi canımı yakıyor. Dürüst bir hayat yaşadım. Sadık bir eş, fedakar bir anne oldum. Hiçbirini terk etmedim, ihanet etmedim. Peki şimdi neden mutlu olmak isteyince bundan özür dilemeliyim?
Çocuklarımı suçlamıyorum. Anlıyorum: Korkuyorlar. Mehmet’in babalarının yerini alacağından endişeleniyorlar. Sanki geçmişi silecekmişim gibi. Ama öyle olmayacak. O hep fotoğraflarda, anılarda, hikayelerde yaşayacak. Ama ben… buradayım. Canlıyım.
Bazen akşamları pencerede oturup şehre bakıyorum. Her pencerenin bir hikayesi var. Kimisi aşık oluyor, kimisi evleniyor, kimisi çocuk doğuruyor. Kimisi de sadece… yaşıyor. Ve anlıyorum ki ben de yaşamak istiyorum. Hayatta kalmak değil, sürünmek değil. Yaşamak.
Sonunda neyi seçeceğimi bilmiyorum. Ama şundan eminim: Ben suçlu değilim. Bir kadınım. Ve mutlu olma hakkım var.




