Hayal Kırıklığı: Büyüyen Çocuklar, Ailenin Gerçek Mutluluğunu Unuttu

Altmış bir yaşındayım. Kocamla kırk yıldan fazladır birlikteyiz – yoklukta, bollukta, gözyaşlarında ve kahkahalarda… Hayat bize her şeyi yaşattı. Şimdiyse, ömrümüzün son demlerinde tek bir dileğimiz var: torunlarımızı kucağımıza almak. Minik ayak seslerini duymak, oğlumuza ya da kızımıza benzeyen torunlarımızı görmek, onları sarıp sarmalamak, bu analık yüreğimin vermek istediği sevgiyi birine aktarmak. Ama görünen o ki bu hayal gerçekleşmeyecek…

Oğlumuz Emre otuz beş yaşında. Zeki bir çocuk, büyük bir uluslararası şirketin baş programcısı. İyi para kazanıyor, şehrin göbeğinde lüks bir daire aldı, şimdi de hayalindeki arabaya para biriktiriyor. Bize hem manen hem de maddi destek oluyor. Gurur duyuyoruz onunla. Ama ne zaman aile kurmasından bahsetsek, sinirli bir sinek gibi savuşturuyor konuyu.

“Anne, kendim için yaşıyorum. Ne evlenmek ne de çocuk yapmak istiyorum,” dedi bir doğum gününde, ben yine torun hayallerimden bahsetmeye görür görmez.

O an gözlerim karardı, içimde bir şey koptu. Kocam teselli etmeye çalıştı, “Belki ileride fikri değişir,” dedi. Ama biliyorum ki değişmeyecek. Özgürlüğüne ve rahatına sıkı sıkıya bağlı.

Yalnız Emre değil, kızımız Elif de aynı yolda. Halbuki çocukken ne evcimen, ne şefkatliydi… On beş yaşındayken, “Asla evlenmeyeceğim, çocuk da yapmayacağım,” dediğinde ciddiye almamıştık. “Ergen işte, geçer,” diye düşündük. Kim bu yaşta böyle şeyleri ciddiye alır ki?

Şimdi Elif yirmi dokuzunda. Güzel, zeki, başarılı bir kız. Dört yıldır sevgilisiyle birlikte yaşıyor ama düğün derdi yok. Ona ve sevgilisine defalarca, “Belki bir nikâh yapsanız?” diye sordum. Gülüp geçtiler.

“Anne, sen hangi çağda yaşıyorsun? Artık kimse evlilik için kağıt peşinde koşmuyor. Biz şimdi mutluyuz,” dediler.

Bir de çocuk konusunu açmaya kalktığımda Elif sertçe,

“Anne, işim var. Projeler, toplantılar, seyahatler… Bez ve gaz sancılarıyla uğraşacak halim yok,” dedi.

Gençliğin sonsuz olmadığını, kadın vücudunun otuzundan sonra doğumun zorlaştığını anlatmaya çalıştım. Dinlemedi. “Başkalarının beklentilerini karşılamak zorunda değilim. Mutluluk ailede değil, kendini gerçekleştirmekte,” diye çıkıştı.

O an içim parçalandı. Ben yabancı değilim ki! Ben anneyim! Düşmanları değilim. Çok şey istemiyorum. Sadece torunlarımla oynamak, onlara çocuklarıma anlattığım masalları anlatmak, onlar için kundaklar dikmek, elmalı kek pişirmek istiyorum. Ama bana bu şansı bile vermiyorlar. Sadece çocuk istemiyor değiller, aileyi, evliliği, bizim onlara öğrettiğimiz her şeyi reddediyorlar.

Geçenlerde Elif’le çok sert tartıştık. Bana çaya gelmişti, tam o sırada arkadaşım aradı, ikinci kez büyükanne olduğunu söyledi – kızı daha yirmi altısında ve ikinci bebeğini kucağına aldı. Benim kızımsa… susuyor, sanki yabancıyım.

Dayanamadım. “Senin yaşındayken ben iki çocuk annesiydim,” dedim. “Seni sokaklarda gezdirir, geceleri ninniler söylerdim. İşte gerçek mutluluk budur.” Birden hiddetlendi, sandalyeye yaslanıp soğukkanlılıkla,

“Anne, beni kendinle kıyaslama. Senin hayatın başkaydı, benimki başka. Kendini önemli hissetmek için benim çocuk yapmam gerekmiyor,” dedi.

Gözlerim doldu. Elifsiz vedalaşmadan çıkıp gitti. Ben ise soğuyan çayım ve titreyen ellerimle öylece kaldım. Acaba nerede hata yaptım? Çok mu yumuşak davrandım, yoksa fazla mı baskı yaptım? Nerede kaybettim çocuklarımı?

Şimdi arkadaşlarımın çoğu torunlarıyla vakit geçiriyor. Ben ise onları ziyaret edip gözyaşlarımı içime akıtıyorum, kıskanıyorum, zoraki gülümsüyorum. Sonra sessizliğe dönen evime geliyorum. Çocuk kahkahaları yok, yerde oyuncaklar yok, “Bü”Belki bir gün, geç de olsa, yüreklerindeki sevgiyi hatırlayıp bana da bu mutluluğu yaşatırlar.”

Rate article
Lifequest
Hayal Kırıklığı: Büyüyen Çocuklar, Ailenin Gerçek Mutluluğunu Unuttu