Şehir Ihtişamını Bırakıp Köy Hayatına Dönüş: ‘Artık Gücümüz Kalmadı’

“Burada yaşamak istemiyoruz, oğlum. Eve dönüyoruz. Artık gücümüz kalmadı.” — anne babası şehir lüksünü bırakıp köylerine döndüler.

“Senin ailen aklını mı yitirdi, Kâmil? Herkes böyle bir hayatı düşler! Dört odalı daire, hazır yemek, her şey elinin altında. Onlara hiçbir şey yetmiyor!” diye öfkeyle söylendi eşi Neslihan.

“Kelimelerini ölç, Neslihan,” diye sertçe karşılık verdi Kâmil.

“Ama bu doğru! Teknolojiyi kullanmayı öğrenmek istemiyorlar, dışarı çıkmıyorlar, sürekli bir şeylerden şikayet ediyorlar. Neden minnettar olamıyorlar?”

Kâmil cevap vermedi. Kendisi de ne olduğunu anlamıyordu. Anne babası gerçekten değişmişti. Eskiden enerjik, neşeli, gülümseyen insanlardı. Şimdi ise dairede birer hayalet gibi dolaşıyorlardı. Onları şehre getirmişti, o kuytu köyden çıkarıp en iyisini almıştı—peki sonuç? Gözlerinde hüzün ve sessizlik. Acaba yanlış mı yapmıştı?

Köyden taşınmayı hep ertelediler. Kâmil ısrar etti, ikna etmeye çalıştı, cennet vaat etti. Anne babası evlerini satmadı—zaten gerek de yoktu, oğullarının parası vardı. Sonunda taşındılar ama ruhları, görünen o ki, o beyaz çınarların altındaki köy evinde kalmıştı.

Ahmet ve Ayşe asla bu yeni yere alışamadı. Gürültülü avluyu, “çay içmeye” gelen komşuları, bahçeyi, yağmurdan sonra toprağın kokusunu özlüyorlardı. Burada ise yabancı yüzler, kapalı kapılar, hızla geçen arabalar ve bitmek bilmeyen koşuşturma vardı. Kâmil’in babasına hediye ettiği arabayı bile sürmeye korkuyordu—çok fazla tabela, dönüş, bilinmeyen sokaklar.

“Komşularımız nasıl acaba?” diye iç çekti Ayşe. “Bu sene salatalıklar iyi çıkmıştır, ne çok yağmur yağdı… Ben de ahududu reçeli yapamadım.”

“Kes artık, yüreğimi dağlıyorsun…” diye fısıldadı Ahmet, gözlerini silerek. “Her gece rüyamda evimizi görüyorum. Her şey tanıdık. Burada… burada yabancıyız.”

“Seni incitmek istemedik, oğlum. Biliyoruz, elinden geldiğince uğraştın… Ama burası bize göre değil. Ne yapalım ki?”

“En son ne zaman köyü gördün?” diye sordu Ahmet. “Karşıda duruyor, ama uğrayacak vakit yok. Neslihan da ne zaman gübre hakkında bir şey anlatsam gözlerini deviriyor…”

Tam o sırada Kâmil eve girdi. Kolunda poşetler, elinde birkaç eşya. Anne babasının gözlerine baktı ve anladı—artık açıkça konuşma vaktiydi.

“Anne, baba, ne oluyor?”

“Oğlum… gidiyoruz,” diye yavaşça söyledi Ahmet. “Eve dönüyoruz. Artık burada yaşamaya gücümüz kalmadı. Bize zor geliyor. Burada yabancıyız. Orada evimiz, toprağımız, avluda çınarımız var. Burada her şey güzel, rahat… ama içimize sinmiyor.”

Kâmil sustu. Anne babasına, yorgun yüzlerine, toprağa ve emeğe alışmış ellerine baktı. Onlar için kurduğu bu hayattan nasıl vazgeçebildiklerini anlayamıyordu. Ama tartışmadı.

“Peki. Bir haftaya taşınmanıza yardım ederim. Karar sizin—saygı duyarım.”

“Yarın olmaz mı?” diye çekinerek sordu Ayşe. “Belki yarın vakit bulabilirsin?”

“Yarın olsun,” diye başını salladı oğul.

Onları tam olarak anlayamıyordu. O köyde boğuluyordu adeta. Onlarsa orada huzur buluyordu. Demek ki gerçekten de yuvayı yapan, duvarlar ve konfor değil; anılar, kokular, sessizlik ve kuş sesleriydi.

Ahmet ve Ayşe o akşam canlandılar. Eşyalarını toplarken gülüyor, havuç ekmeyi, ilk kimi davet edeceklerini hayal ediyorlardı. Bütün gece çay içip gençlik günlerindeki gibi fısıldaştılar.

İşte o zaman Kâmil anladı: Bazen sevgi, lüks daireler ve teknoloji değil, anne babana kalbinin çekildiği yere dönme izni vermekti. Çünkü yuva, bir adres değildi. Yuva, seni seven ve bekleyen yerdi.

Rate article
Lifequest
Şehir Ihtişamını Bırakıp Köy Hayatına Dönüş: ‘Artık Gücümüz Kalmadı’