Kocam gitti, her şeyi alıp. Beni kurtaran ise… kaynanam oldu!
Yalnız kaldığımda, altı aylık kızım kucağımda ve cebim bomboşken, her şeyin bittiğini düşündüm. Kocam sadece gitmemişti, bir de tüm birikimlerimizi alıp yeni bir hayat kurmak için kaçmıştı. Bizi kiralık bir evde, desteksiz, açıklamasız bıraktı. Nereden başlayacağımı bile bilmiyordum.
Kimseden yardım beklemiyordum. Annem bile “Yerimiz yok” deyip kenara çekilmişti. Ablam ve çocukları zaten onunla kalıyordu, evin kurallarını o koyuyordu. Ben ise fazlalık, terk edilmiş, yapayalnızdım.
Bir gün kapı çaldı. Gözlerime inanamadım, çünkü karşımda… Neriman Hanım, yani kaynanam duruyordu! Yıllardır gergin, hatta bazen soğuk bir ilişkimiz vardı. Alay bekliyordum, sitem bekliyordum, ama o sert bir tonla:
“Toparlan, çabuk ol. Çocukla birlikte benim eve geliyorsun,” dedi.
Şaşkınlıktan donakaldım.
“Neriman Hanım, ben… Teşekkür ederim ama belki de—” diyecek oldum, sözümü kesti:
“Yeter! Sen sokaktan gelmedin, benim torunumun annesisin. Hadi gidiyoruz.”
Kızımı kucağına aldı, gözlerine baktı ve yumuşak bir sesle:
“Hadi, güneşim. Anneannen sana masal anlatsın. Parka gideriz, saçlarını öreriz… Annen de toplansın biraz,” dedi.
Ağzım açık kaldı. Bir zamanlar “Oğlumu çocukla tuzağa düşürdün!” diyen kadın, şimdi kızımın yanağını okşuyor, ona öz torunu gibi davranıyordu. Mekanik bir şekilde eşyaları topladım. Olanlara inanamıyordum.
Neriman Hanım, bize evinin en büyük odasını verdi, kendisi küçük odaya geçti. İtiraz etmeye kalktım, “Boş ver. Sen anneysin, çocuğun rahat etmeli. Yakında emeklemeye başlar. Ben mutfakta bile yatarım, alışığım,” dedi.
Akşam yemeğinde buharda sebze ve haşlama et getirdi.
“Emziriyorsun, bunlar senin ve bebeğin için daha iyi,” dedi.
Buzdolabında koca bir kutu mama duruyordu.
“Ek gıdaya başlama vakti geldi. Beğenmezse başka alırız, söylemekten çekinme,” dedi.
Dayanamadım, hıçkıra hıçkıra ağladım. Hiç kimse bana bu kadar şefkat göstermemişti. Bir çocuk gibi ona sarıldım, gözyaşları içinde:
“Teşekkür ederim… Siz olmasaydınız, kızımla nerede olurduk bilmiyorum,” dedim.
Beni kucakladı:
“Şşş, tatlım. Erkekler böyledir, rüzgâr nereye eserse oraya giderler. Ben de tek başıma oğlumu büyüttüm. Babası sekiz aylıkken terk etmişti. Torunumu da öyle bırakmam. Her şey düzelecek. Sen güçlüsün. Beraber hallederiz,” dedi.
Üçümüz birlikte yaşamaya başladık. Bir yıl rüya gibi geçti. Kızımın doğum gününde pastadaki mumları üçümüz üfledik: ben, minik kızım ve bir zamanlar düşmanım sandığım kadın. Çay içtik, güldük, o an yalnız bir anne değil, bir ailenin parçası gibi hissettim.
Sonra bir gün kapı çaldı.
“Anne,” diyen sesi duyunca içim ürperdi. Eski kocam, kapının önündeydi. “Sana birini tanıştırmak istiyorum. Bu Sibel. Birkaç ay yanınızda kalabilir miyiz? İşsizim, kira ödeyecek param yok…”
Ben beton kesildim. İçim dondu. Acaba onları içeri alır mı diye düşündüm. Sonuçta o, onun oğluydu.
Neriman Hanım bir an bile tereddüt etmedi.
“Defol git. Onu da al yanında. Karını ve bebeğini beş parasız bıraktın, şimdi de yüzünü mü gösteriyorsun? Artık oğlum değilsin. Sen de kızım, dikkat et, böyleleriyle uzun sürmez. İstedi mi gelir, istedi mi gider,” dedi.
Orada öylece durdum, kulaklarıma inanamadım. Bu kadını tanıyamıyordum. Bana ikinci anne değil, artık birinci annem olmuştu. Zor günümde sırtını dönmeyip elini uzatan oydu.
Altı yıl birlikte yaşadık. Neriman Hanım, yeniden aşık olup evlendiğimde de yanımdaydı. Düğünde annemin yerinde oturdu, gururla elimi tuttu. Bir ay sonra oğlumuz olacağını öğrendiğimizde, sevinçten ağladı. O zaman anladım: Bazen kader alır ki daha fazlasını versin. Ve bazen, kan bağından öte, birileri sana gerçek aileyi buldurur.




