Karısına zavallı bir hizmetçi dedi ve gitti, ama geri dönmeye karar verdiğinde onu bir sürpriz bekliyordu.
Çocukluğundan beri Ayşe, ailesindeki kadınlardan aşkta şanssız olduklarını duyardı. Büyükannesi savaş sonrası dul kalmış, anneannesi kocasını bir fabrika kazasında kaybetmiş, babası ise annesini henüz üç yaşındayken terk etmişti. Bu hikâyeler adeta bilincine işlemişti ve sık sık düşünürdü: Acaba onun evliliği de aynı acıyla mı sonlanacaktı? Oysa bundan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmuyordu.
Gelecek eşiyle bir fabrikada tanışmıştı—ikisi de aynı atölyede çalışıyordu, farklı işler yapsalar da. Öğle aralarında aynı masada oturur, gülümser, sohbet ederlerdi. Her şey masum başlamış, kısa sürede aşka dönüşmüştü. Altı ay sonra evlenip, Ayşe’nin büyükannesinden kalan eve taşındılar. Önce bir oğulları, sonra bir diğeri oldu. Hayat düzenli bir çemberde dönüyordu: iş, çocuklar, ev işleri…
Annesi vefat edince, genç kadının omuzlarına her şey yıkıldı—ev, çocuklar, kocasının ihtiyaçları… Başta yardım ettiyse de, zamanla her şey değişti. Kocası eve geç gelmeye başladı, asabi ve soğuk davranıyordu. Sonra öğrendi ki, genç bir iş arkadaşıyla ilişkisi varmış. Ev artık bir durak olmuştu: gir, üstünü değişt, kaybol.
Ayşe her şeyi anlıyor ama susuyordu. İki çocukla ve hiçbir geliri olmadan yalnız kalmaktan korkuyordu. Birkaç kez konuşmaya çalıştı, ama kocası hep savuşturdu:
“Yaptığın tek şey hizmet etmek. Zavallısın sen,” dedi yüzüne karşı.
Yine de umudu vardı: Belki pişman olur, geri döner, anlardı. Ama bir akşam, eşyalarını toplayıp gitti. Açıklama yoktu. Pişmanlık yoktu.
“Gitme, yalvarırım. Çocuklar babasız kalacak,” diye ağladı koridorda.
“Artık benim için bir hiçsin.” İğrenmiş bir bakış attı ve kapıyı çarparak çıktı.
Çocuklar her şeyi duymuştu. İki oğlan, birbirine sokularak kanepede oturuyor, babalarının neden geri gelmeyeceğini anlamaya çalışıyorlardı. Hangi yanlışı yaptıklarını bilemiyorlardı.
Aylar geçti. Ayşe durmadan çalıştı. Apartmanları temizledi, ek işler yaptı, çocuklarını doyurmak için ne gerekiyorsa yaptı. Aşkı düşünmüyordu—çocukları onun her şeyiydi.
Bir gün, pazardan dönerken, poşetlerini düşürdü. Biri hemen eğilip yardım etti.
“Taşımanıza yardım edeyim,” dedi genç bir adam.
“Gerek yok, ben—”
“Zaten kararımı verdim,” diyerek poşetleri aldı.
Böylece Ayşe, Can’la tanıştı—nazik, düşünceli, alçakgönüllü bir adam. Onu ilk gördüğü bakkala sık sık uğramaya başladı. Bir akşam, apartmanı temizlerken yine karşısına çıktı.
“Yardım edeyim mi?” diye sordu ve hiçbir şey söylemeden işe koyuldu.
O gece misafirliğine geldi: çiçeklerle, takım elbisesiyle, pastayla. Çocuklar hemen benimsedi onu—Can samimi, sıcak, harika bir mizah anlayışına sahipti. Onlarla oynuyor, kendi çocukluğundan hikâyeler anlatıyordu, onlar da ona bağlanıyordu. Bir kaza sonrası konuşma ve hareketlerinde zorluk yaşadığını itiraf ettiğinde bile, çocuklar ona daha sıkı sarıldı.
“Sen gerçek bir babasın,” dedi bir gün küçük oğlu. “Sadece daha iyisin.”
Bir yıl geçti. Ayşe ve Can evlendi. Hayat düzene girdi. Evde yine kahkahalar yankılanıyor, börek kokuları yayılıyor, huzur hakim oluyordu. Büyük oğlan kız arkadaşıyla görüşüyor, küçükse basketbol oynuyordu. Her şey yolundaydı… Ta ki bir gün kapı çalana kadar.
Eşiği eski kocası doldurdu. Yaşlanmış, bitkin düşmüştü.
“Her şeyi anladım. Beni affeder misin?”
“Çok geç kaldın,” diye soğuk cevapladı Ayşe.
“Baba?” diye şaşkınlıkla mırıldandı küçük oğul, sonra sertçe ekledi: “Git.”
“Babanla böyle mi konuşulur?!”
“O bizim babamız değil! Bizim babamız Can,” diye dik durdu büyük çocuk, kardeşinin yanında.
“Hayatımızı mahvettin. Şimdi geri mi dönmek istiyorsun?” diye konuştu Can, çocukların yanına geçerek. “Git. Burası senin yerin değil.”
Eski koca, son bir kez Ayşe’ye baktı, ama o çoktan arkasını dönmüştü.
Kapı çarpılır çarpılmaz, Ayşe ailesinin yanına gitti. Üç sevdiklerine baktı: iki oğluna ve onlara gerçek bir baba olan adama. Kalbi, sessiz ama sonsuz bir mutlulukla doldu.
Ailesindeki kadınların nesillerdir hayal ettiği şeyi o başarmıştı—sevginin, saygının ve sıcaklığın hüküm sürdüğü sağlam bir yuva.




