Oğlum yeni bir eş ve iki çocuğuyla eve geldi: şimdi her gün bir kabusa dönüşüyor
Üç yıldır devam ediyor bu durum. Oğlum Emre, ilk evliliğinden iki çocuğu olan yeni eşi Zeynep’i eve getirdiğinde, hayatımın nasıl bir hâl alacağını tahmin bile edemezdim. Başlangıçta, “Bu geçici,” diyordu, “Birkaç aylığına kalacaklar, kendi evlerini bulana kadar.” Ama üç yıl geçti ve geçici olan kalıcıya dönüştü. Üstelik şimdi Zeynep, Emre’den bir çocuk bekliyor. Ve benim yaşlılık dönemim, her geçen gün biraz daha çekilmez oluyor.
Sakin bir semtteki iki odalı bir dairede yaşıyoruz. Şu an evde ben, oğlum, hamile gelini ve onun iki çocuğu var. Yakında bir de bebek gelecek. Zeynep’i kötülemek istemem—bana saygılı davranıyor, kavga çıkarmıyor. Ama ev işlerine hiç el atmıyor ve nasıl yapılacağını da bilmiyor. Çocukları anaokuluna gidiyor ama kendisi çalışmıyor, sürekli internet başında ya da arkadaşlarıyla gezmede. Ara sıra kuaföre gidiyor ve bunları kimin parasıyla yaptığını sormaya bile korkuyorum.
Emre çalışıyor, evet. Ama maaşı zar zor market alışverişine ve faturalara yetiyor, hele bu kalabalıkla. Geri kalan her şey bana kalıyor. Emekli maaşım ve ek işim sayesinde geçiniyorum: her sabah beşte kalkıp iki ofisin yerlerini siliyorum, sekizde eve dönüyorum. Dinlenecek vakit bulacakmışım gibi geliyor ama hayır—lavaboda aile kahvaltısından kalan bir dağ kadar bulaşık, öğle yemeği hazır değil, çamaşırlar yıkanmamış, yerler süpürülmemiş. Ve bütün bunlar benim üzerimde.
Zeynep, hamile kalmadan önce en azından markete gider, ara sıra yemek yapardı. Şimdiyse hiçbir şey yapmıyor. “Karnım ağrıyor,” diyor. Çocukları anaokuluna bırakıp kayboluyor. Emre’yle birlikte öğlene doğru eve geliyor ama yemek lazım—pişirmek, sofrayı kurmak, sonra temizlemek. Bunları yapan o mu? Tabii ki hayır. Her şey bana düşüyor. Ve artık dayanamıyorum.
Bir gün oğlumla konuşmaya cesaret ettim. “Emrecim,” dedim, “Bu küçük evde çok kalabalık olduk, belki siz ve Zeynep kira düşünebilirsiniz?” Omuz silkti: “Anne, bu evin yarısı benim, kiraya verecek param yok. Sabret.” Kalbime bıçak saplanmış gibi oldu. Bütün hayatımı onun için, ailem için harcadım. Şimdi de sabretmek mi düşüyor bana?
Bir ay önce tansiyon krizi geçirdim. Mutfakta yığılıp kaldım, tavadan sıçrayan yağ neredeyse üstüme dökülüyordu. Ambulansla hastaneye götürdüler. Doktor, “Dinlenmeye ihtiyacın var, stres yok,” dedi. Ama bu evde nasıl dinleneceksin? Her gün sanki bir panayır yerindeyim.
Çocuklar tabii ki suçlu değil. Ama onlar, hamile Zeynep ve oğlumun umursamazlığı, yaşlılık yıllarımı bitmek bilmeyen bir yorgunluğa çevirdi. Öğleden sonra bir saat bile olsa uzanmaya çalışıyorum—bacaklarım ağrıyor, belim tutulmuş. Ama sonra kalkıp akşam yemeğini hazırlıyor, temizlik yapıyorum. Akşam olunca ev bir cinnet geçiriyor: çocuklar bağırıyor, koşturuyor, kavga ediyor, ağlıyor. Bu evde sessizlik, çoktan unutulmuş bir lüks oldu.
Son zamanlarda sık sık tek çarenin kredi çekip küçücük bir stüdyo daire kiralamak olduğunu düşünüyorum. Orada sessizlik olacak. Kimse tencere tava gürültüsü çıkarmayacak, oyuncakları fırlatmayacak, önüne yemek konmasını beklemeyecek. Sonunda rahat bir nefes alabileceğim.
Ama korkuyorum. Yalnız kalmaktan korkuyorum. Yaşımın bu kadarında kredi çekmekten korkuyorum. Ama daha da korkuncu, kendi evimde bir hizmetli gibi hissetmek. İçinde sıcaklık ve sevgiyle yaşlanacağımı sandığım bu evde, ellerim kanayana kadar çalışıyorum ve nabzım yerinden fırlıyor…




