Ahmet Bey yaşlı bir bekârdı. Kendi halinde yaşayıp gidiyordu, yalnızlık onu hiç rahatsız etmiyordu. Bir at gibi çalışıyor, işini de seviyordu. Her şeyde mükemmellik arardı, düzen onun için önemliydi. Kadınlarla ne kadar görüştüyse de, ideal olanını bir türlü bulamamıştı. O yıl temmuz sonunda, Ahmet Bey güneye tatile gitmeye karar verdi. Çok yorulmuştu ve biraz da medeniyetten kaçmak istiyordu. İnternete girdi, bir ilan verdi.
Güneyde bir köyde yaşayan, iki çocuklu bir kadın cevap verdi. Deniz yirmi dakika yürüme mesafesindeydi, turist kalabalığından ve şehirlerden uzak, müstakil bir oda, üstelik anlaştıkları üzere, onun getirdiği malzemelerle ev yemekleri yapılacaktı. Kısacası, Ahmet Bey cezbedildi. Sorunsuz bir şekilde oraya vardı, navigasyon doğru çıkmıştı. Ev eski ama temizdi, oda rahat, ev sahibesi de güler yüzlü biriydi. Bahçede küçük bir köpek, bir Toy, koşuşturuyordu. Bahçede meyveler olgunlaşıyordu, 9-10 yaşlarında bir oğlanla bir kız çocuğu da bahçe işleriyle uğraşıyordu. Ev sahibesi Ahmet Bey’e fazla karışmıyor, ne pişireceğini soruyor, bolca çilek ikram ediyor, tatlı tatlı gülümsüyordu. Ahmet Bey bütün günlerini denizde geçiriyor, yüzüyor, kayalıklara tırmanıyor, fotoğraf çekiyor, eski bir arkadaşına sosyal medyadan mesaj atıyordu. Arada bir, 50 yaşındaki bir kadının nasıl bu kadar küçük çocukları olduğunu düşünüyordu. Merak etti, etti ve sonunda sordu:
“Emine Hanım, bunlar torunlarınız mı?”
“Hayır,” dedi Emine, “benim oğlum ve kızım, ama geç yaşta oldu. Aile kuramadım, evlenmedim, en azından çocuk yapayım dedim. Hem ben o kadar da yaşlı değilim, 48 yaşındayım.”
Konuşurlarken, Ahmet Bey kadına daha dikkatli baktı. Hoş, yumuşak, güler yüzlü biriydi. Adını da beğenmişti. Emine… Annesinin adıydı. Emine’den çilek ve taze tereyağı kokusu geliyordu. Genç üzüm şarabı lezzetliydi, akşamlar serin, gökyüzü yıldızlıydı. İkisi de yapmacık davranmadı, nihayetinde yetişkinlerdi. Gündüzleri normal davranıyorlar, geceleriyse Ahmet Bey sessizce Emine’nin odasına geçiyor, sabah olunca da usulca kendi odasına dönüyordu. Çocukları uyandırmamak lazımdı. Küçük köpek bile ona havlamıyor, sinsi sinsi bakıyor, sanki anlıyormuş gibiydi. İyi köpekti, tutumluydu. Birkaç kaşık yemekle yetiniyor ama bahçeyi özenle koruyordu. Adı Matilda’ydı. Bir süre sonra Matilda, Ahmet Bey’le denize gitmeye başladı, yüzüyor, sonra çıkıp silkinerek kuruyor, Ahmet Bey’den önce eve koşuyordu. O da onu takip ediyordu. Ama bir gün Matilda gelmedi. Ahmet Bey onu aramaya çıktı, bağırdı, çağırdı, onlarca ilan yazıp yapıştırdı. Köpek nereye kaybolmuştu? Belli değildi. Yaşlı bir komşu, köyün diğer tarafında kalan yabancıların almış olabileceğini söyledi. Ahmet Bey oraya gitti. Vardığında, bir saat önce küçük bir köpekle birlikte otoyol istikametinde gittiklerini öğrendi. Geri döndü, arabasına atladı ve hızla yola koyuldu. Seksen kilometre sonra onları yakaladı, yolunu kesti. Cip’ten iki genç, arsız kadın indi.
“Hey, arabayı çek! Yolu kapamışsın. Polisi çağırırız şimdi!”
“Çağırın,” dedi Ahmet Bey, “ama önce köpeği verin.”
“Böyle mi istiyorsun?” diye güldü uzun olan, “o sokak köpeği, biz onu kurtarıyoruz.”
“O sokak köpeği değil,” dedi Ahmet Bey, “onun bir ailesi var. Sizin köpeğiniz değil.”
“Defol git!” diye çığlık attı diğeri, “arabayı çekmezsen camlarını kırarız.”
Ahmet Bey onları geçip, “Matilda!” diye seslendi. Köpek havlıyor, koltuklar arasında koşuşturuyor, açık camdan çıkmaya çalışıyordu. Kadınlar Ahmet Bey’in kollarına yapışıp küfrediyor, dövüşmeye kalkışıyordu. Ahmet Bey ne yapacağını şaşırdı, kadınları dövemezdi ki.
O sırada gelen bir trafik polisi imdada yetişti. Şişman, terli, homurdanan bir yüzbaşıydı. Kadınların çığlıklarına dayanamayarak Matilda’yı kucağına aldı.
“Herkes sussun! Köpek kime giderse o alsın. Üstüne kimsenin belgesi yok zaten.”
“Ponçik, Tatlım,” diye telaşlandı kadınlar, sosis çıkararak, “gel bize, arabaya gel.”
“Hadi Matilda, eve gidiyoruz,” dedi Ahmet Bey.
Polis köpeği yere bıraktı. Matilda hemen Ahmet Bey’e koştu, kuyruğunu sallayarak havlıyordu.
“Tamam, iş çözüldü gibi,” dedi polis homurdanarak.
“Hayır, köpek bizim,” diye bağırdı kadınlar, “Onu almaya hakkınız yok! Üstlerinize şikâyet ederiz! Biz onu sokağa terk edilmişken kurtardık!”
Polis öfkeden kızardı.
“Şimdi bakın kurtarıcı hanımlar. Ya usulca gidersiniz ya da şimdi sigorta, yangın tüpü, dur işareti, ilk yardım çantasını kontrol ederim. Hatta içindeki hapları tek tek sayarım. Arabanız da kirli. Bir de çalıntı kaydı var mı diye bakmak lazım. Sistem de karakolda…”
Cip hızla uzaklaştı.
Ahmet Bey polisin elini sıktı.
“Teşekkürler, komiserim.”
“Rica ederim. Benim de böyle bir köpeğim var. Havlar, hıyarın teki ama sadık. Kışın mont giyiyor, üşüyor. Güzel cinstir, boyu da uygundur. Kolay gelsin, kurallara uyun.”
AhmetAhmet Bey arabaya bindi, Matilda kucağına kıvrıldı ve o gün, sessizce eve dönerken, hayatının geri kalanını bu köyde geçirmeye karar verdi.




