On yedi yaşımdayken hayatın bana öğrettiği ilk şey, yalnızca kendime güvenebileceğimdi. Babam, annem ağır bir hastalığa yakalandığında yurtdışına gidip bir daha geri dönmedi. Ailenin en büyüğü olarak her şeyi üstlendim. En yakındaki kuaförde çırak olarak işe girdim. Saçları yıkadım, yerleri süpürdüm, kahve taşıdım. Önemsiz görünen bu işler zamanla hayatım oldu.
Büyüdükçe, yeteneğim de büyüdü. En iyilerden öğrendim, tüm enerjimi bu işe verdim ve birkaç yıl içinde adı bilinen kadınların, iş kadınlarının, oyuncuların, politikacı eşlerinin tercih ettiği biri haline geldim. Randevularım iki hafta öncesinden doluydu.
Sonra o çıktı karşıma – Murat. Bir caz festivalinde tanıştık. O, Oxford’da hukuk okumuş; ben, kenar mahalleden sıfırdan yükselen bir kız. Aramızda bir uçurum vardı, ama bir aşk başladı. İlk zamanlar, işimden bahsederken yaptığı o küçümseyen kafa sallamaları fark etmiyordum. Biri ne iş yaptığımı sorduğunda yüzünde beliren o sırıtışı gözden kaçırıyordum. Ama nişanlandıktan sonra her şey daha da kötüleşti.
Murat, sık sık “Sen sadece bir kuaförsün, tatlım,” “Bu sohbetlerde sıkılırsın,” gibi cümleler kuruyordu. Bunları doğrudan söylemiyor, şaka yapar gibi yapıyordu. Ama o şakalar içimi acıtıyordu. İnsanların yanında mesleğimden bahsetmemeye özen gösteriyordu. Sanki bundan utanıyor gibiydi.
Son damla, arkadaşlarıyla yediğimiz bir akşam yemeğinde geldi. Hepsi “seçkin” insanlardı: avukatlar, akademisyenler, bankacılar. Sessizce oturdum, yeni yasa reformları ve uluslararası anlaşmalar hakkındaki konuşmalarını dinledim. Biri bana bir soru sorduğunda, ağzımı açmama fırsat bile vermeden Murat araya girdi:
“Onu böyle konularla yormayın. O sadece bir kuaför, değil mi, aşkım?”
Donup kaldım. Yer yarılsa da içine girsem diye geçirdim içimden. O an bir şey kırıldı bende.
Ertesi gün, ona hiçbir şey söylemeden harekete geçtim.
Bir hafta sonra Murat’ı “küçük bir kız buluşmasına” davet ettim – onu arkadaşlarımla tanıştırmak istediğimi söyledim. Hemen kabul etti tabii. Ama kimlerle karşılaşacağından haberi yoktu.
O akşam evimde müşterilerim vardı: bir televizyon kanalının genel müdürü, zincir mağazaların sahibi, ünlü bir oyuncu ve – dikkat – onun patronu, Leyla Hanım. Onu hemen tanımadı ama fark ettiği anda yüzü bembeyaz oldu. Kadınların işim hakkında anlattıkları, bana ilettikleri samimi teşekkürler karşısında ifadesi iyice katılaştı. İlk kez, sadece saç kesip şekil vermediğimi, aynı zamanda insanlara güven, destek ve ilham verdiğimi duyuyordu.
Leyla Hanım’a yaklaşıp kendinden bahsetmeye başladığında, kadın şaşkınlıkla gülümsedi:
“Ah, demek Ayşe’nin nişanlısı sizsiniz? Beni birçok kez canlı yayın öncesinde kurtardı. Mükemmel bir profesyonel.”
Dayanamadım. Yanlarına gidip ekledim:
“Evet, bu Murat. Politikayı pek sevmez ama kuaförlük konularına bayılır.”
Murat beni mutfağa çekti:
“Benimle dalga mı geçiyorsun?” diye hışırdadı. “Bu aşağılayıcı!”
“Senin arkadaşlarının yanında kendimi tam da böyle hissettim,” dedim sakin bir sesle. “Bu intikam değil. Bu bir ayna, Murat.”
Sessiz kaldı.
Birkaç gün sonra aradı. Özür diledi. Her şeyi anladığını söyledi. Yeniden başlamak istedi.
Ama ben kararımı vermiştim.
Yüzüğü iade ettim. Onu sevmediğimden değil. Ama anlamıştım ki, benden utanacak biriyle beraber olmamalıydım.
Ben sadece bir kuaför değilim. Ayakta durmayı başaran bir kadınım. Ve saygıyı hak ediyorum.
Ona gelince… belki bir gün kaybettiği şeyin ne olduğunu anlar.




