Geçen yıl özellikle zor geçmişti. Üç çocuğuyla tek başına yaşayan bir anne olarak hiç durmadan çalışıyor, kuruşları sayarak geçinmeye çalışıyordum. Okul masrafları, yemek, kira… Bir de neredeyse parçalanacakmış gibi sesler çıkaran o eski arabam vardı. Her tümsekte sarsılıyor, her an dağılacakmış gibi hissediyordum. Artık böyle devam edemezdim.
Yeni araba almak hayal bile edemeyeceğim bir lükstü. O yüzden ikinci el bir minibüs aramaya başladım. Güvenilir, geniş ve bütçeme uygun bir araba gerekiyordu.
Haftalarca ilanlara baktım, sonunda dikkatimi çeken bir tanesine denk geldim. Sade bir açıklama, makul bir fiyat, fotoğraflarda da iyi görünüyordu. Adı Can olan bir adam, aracın hiç kaza geçirmediğini ve sorunsuz olduğunu söylüyordu. Tabii şüpheyle yaklaştım—çok kez sözler gerçekle uyuşmamıştı. Yine de gidip görmeye karar verdim.
Bir evin bahçesinde beni yorgun görünümlü, kırklı yaşlarında bir adam karşıladı. Sıcak bir gülümsemesi ve iyi niyetli gözleri vardı. Bana yol kenarındaki minibüsü gösterdi. Fotoğraflardan bile daha iyi duruyordu. İçi temiz, sigara kokmuyordu, koltuklar eskimiş değildi. Biraz çizik vardı ama önemli bir şey yoktu.
Can, bu aracın ailesiyle birlikte kullandıklarından bahsetti. Ama şimdi dördüncü çocuklarını bekledikleri için daha büyük bir araba almaları gerekiyormuş. Kısa bir deneme sürüşü yaptım—motoru düzgün çalışıyor, frenleri iyiydi. İçimde garip bir his belirdi, sanki bu araba bizim olmalıydı.
Evrakları tamamladık, parayı verdim ve sonunda… arabayla eve giderken hâlâ inanamıyordum. Uzun zamandır ilk kez rahat bir nefes almıştım. Çocuklar arabayı görünce sevinç çığlıkları atarak arka koltuklara atladılar. Hemen hayaller kurmaya başladılar: “Parka gidelim mi?” “Dedemlerin köyüne gidebilir miyiz?” “Anne, artık hep birlikte sinemaya gidebilir miyiz?”
Ama en beklenmedik şey, torpido gözünü kontrol etmeye karar verdiğimde oldu. Eski kağıtların altında ince bir zarf hissettim. Üzerinde bir not vardı: “Yeni sahibine.” İçim ürperdi. Bir yabancıya neden bir şey bırakırdı ki?
Zarfı açtım. İçinde sadece birkaç satırlık bir mektup vardı, ama kelimeler yüreğime işledi:
“Sevgili yeni sahip,
Hayatın ne kadar zor olabileceğini biliyorum. Ben de çok şey atlattım. Bu arabayı neden seçtiğinizi bilmiyorum ama yalnız olmadığınızı bilin. Bu minibüs, bizim en zor günlerimizde sığınağımız oldu. Umarım size de bizim kadar huzur getirir. Ona iyi bakın. Kendinize de. İnanın, önünüzde güzel günler var.”
Arabada uzun süre oturup mektubu sıkıca tutarak ağladım. Bu sadece bir kağıt parçası değildi—hiç tanımadığım birinin uzattığı bir yardım eliydi. Sanki Can, benim son çabamda olduğumu, paraya değil, inanca da ihtiyacım olduğunu biliyordu. Uzun zamandır güvende hissetmemiştim ve bu küçük not, bana umut oldu.
Ertesi sabah cesaretimi toplayıp Can’ı aradım. Şaşırdı ama beni hemen tanıdı.
“Minibüs nasıl? Sorun yok değil mi?” diye sordu.
“Çok iyi, teşekkür ederim. Ama asıl torpidodaki not hakkında konuşmak istedim.”
Bir an sessiz kaldı.
“Onu buldunuz mu?” Sesindeki samimiyeti duyabiliyordum.
“Evet. Sadece teşekkür etmek istedim. O kelimeler… Tam pes etmek üzereyken geldiler. Yalnız olmadığımı hissettirdiniz. Tanımadığım biri bile bana güç verebiliyormuş.”
Can derin bir nefes aldı:
“Bunu hissettiğinize sevindim. O notu, ben de çaresiz hissettiğim günlerde yazmıştım. Bu arabayı alacak kişinin, her şeyin değişebileceğini bilmesini istedim. Sadece inanmak gerekiyor.”
Biraz daha konuştuk. Hayattan, umuttan, çocuklardan, korkularımızdan ve pes etmemek gerektiğinden…
O mektubu asla unutmayacağım. Beni değiştirdi. İyiliğin bir efsane olmadığını, eski bir minibüsün bile bir yabancının sıcaklığını saklayabileceğini hatırlattı.
Şimdi o araba sadece bir araç değil. Bizim küçük dünyamız—güldüğümüz, şarkı söylediğimiz, tartışıp barıştığımız yer. Her direksiyona geçtiğimde, torpidoya bir umut bırakan o adamı hatırlıyorum. İnsan bazen hiç tanımadığı birinin kalbinden bir ışık alabiliyormuş…




