“Bugünden sonra her şey değişecek!” — Bir kadının kocasına ve oğluna haddini bildirişi
Demirden yapılmış değilim. Ben de başı ağrıyan, yorulan, tüm gün çalışıp akşam eve dönünce ellerinde ağır market poşetleriyle mücadele eden sıradan bir kadınım. Evde ise, sanki yiyecekler kendiliğinden ortaya çıkıyormuş gibi davranan iki iri yarı, tok erkek var: kocam Erhan ve oğlum Serhat.
O gün özellikle zor geçmişti. Ofiste işler birikmiş, patron sabahın köründen beri asabiydi. Mesai biter bitmez durakta beklerken markete uğramam gerektiğini fark ettim: buzdolap bomboş, evde ise 42 yaşındaki kocam Erhan ve boks antrenmanından sonra önüne konan her şeyi silip süpüren 15 yaşındaki oğlum Serhat vardı.
Eve doğru yürürken poşetin ağırlığı altında eziliyordum, bu kadarını neden aldım diye kendime kızıyordum. Başım zonkluyor, her adım şakaklarımda bir darbe gibi hissediliyordu. Ama uğramaz olur muyum? Evin işleri kim yapacaktı ki?
Kapıyı açtığımda Erhan evdeydi. Kanepede uzanmış televizyon izliyordu. “Nasılsın?” diye sormadı bile, varlığımı fark etmemiş gibiydi. Serhat henüz antrenmandan dönmemişti. Sessizce yatak odasına gittim, bir ağrı kesici içip uzandım. Sadece on beş dakika dinlenmek, nefes almak istiyordum.
Başım biraz rahatlamıştı ama hâlâ bitkindiğimi hissediyordum. Yine de ayağa kalkıp mutfağa gittim. Televizyon gürültüsünün arasından sadece tabakların sesi ve ayaklarımın tıkırtısı duyuluyordu. Hızlıca etli makarna yaptım, yanına salata koydum. Basitti ama doyurucuydu. Şimdi süslü yemeklerin vakti değildi.
Serhat biraz sonra geldi. Hepsini sofraya çağırdım. Oturur oturmaz duyduğum söz içimi paramparça etti:
“Yine mi makarna?” diye burun kıvırdı Erhan. “Biraz daha özen gösteremez misin?”
“Ben pirzola istemiştim,” diye atıldı Serhat, çatalını salatada gezdirerek.
İkisinden de “Nasılsın?” veya “Ellerine sağlık” cümlesini duymadım. Başımın ağrıdığını biliyorlardı. Poşetleri nasıl taşıdığımı görmüşlerdi. Adım atarken zorlandığımı duymuşlardı. Ama tek söyledikleri “bize göre değil” oldu.
Sessizce kaşığımı bıraktım, ikisine de baktım. İçimde bir şey kırılmıştı.
“Beğenmediniz mi? Yemeyin o zaman. Bugünden sonra her şey değişecek. Artık hizmetçiniz değilim. Pirzola istiyorsan kendin pişir, çorba istiyorsan kaynat. Ben artık poşetleri taşımayacağım, yemek yapmayacağım, temizlik yapmayacağım ve karşılığında böyle suratlar görmeyeceğim. Bundan sonra ev işlerini paylaşıyoruz: Biriniz bulaşıkları yıkayacak, diğeriniz evi süpürecek. Hanginiz ne yapacak, kendi aranızda konuşun. Çamaşır sepetine atılmayan çoraplarınızın sorumlusu ben değilim.”
Haftada bir, cumartesi günü hep birlikte markete gidip alışveriş yapacağız. Ben bir hamal değilim, bir aşçı değilim, bir hizmetli değilim.
Ayağa kalktım, saçımı düzelttim ve banyoya doğru yürüdüm. Kapıda dönüp ekledim:
“Şimdi duş alıp yatacağım. Bulaşıkları kimin yıkayacağına siz karar verin. Yarın sabah mutfak kirliyse kahvaltı yok. Hepinize iyi geceler.”
Arkamda sessizlik vardı. Televizyon bile kapanmıştı. Dönüp bakmadım. Şaşkınlıkla, belki de ilk kez, düşüncelere dalarak bana baktıklarını biliyordum.
Ve biliyor musunuz? Hiç pişmanlık hissetmedim. Sadece rahatlama. Çünkü bazen sizi duyurmanın tek yolu, fısıldamayı bırakıp yüksek sesle konuşmaktır. Net bir şekilde. Ve özür dilemeden.




