Adım Şebnem. Haftalar önce, yıllardır görmediğim ağabeyim Mehmet, Eskişehir’in küçük bir köyündeki evimin eşiğinde belirdi. Bana ömrü boyunca biriktirdiği paralarla dolu bir kutu uzattı ve ardından, içimde derin bir hüzün bırakarak kayboldu. O an, avuçlarımda yanan bu paralar ve onun acı dolu hikâyesi yüreğimi dağlıyor. Şimdi, zor bir seçimle karşı karşıyayım: Bu parayı, onu reddeden karısı ve kızına mı vermeliyim, yoksa kendime mi saklamalıyım? Vicdanım adalet diye haykırıyor, ama korku ve şüpheler içimi kemiriyor. Geçmişin acısıyla dürüstlük çarpıştığında ne yapmalı insan?
Derler ki köy halkı bir büyük ailedir, herkes birbirine destek olur. Ama hayat bunun aksini kanıtladı. Gençler, büyüdükleri an memleketlerinden uzaklaşmak istiyor. Ben, ailenin en küçüğü olarak anne babamla kaldım. Ablam Ayşe, erken yaşta evlenip eşiyle yurtdışına yerleşti. Benimle ve Mehmet’le ilgilenmek zorunda kaldığından hep şikâyet eder, bize tahammül edemediğini saklamazdı. Onunla bağlarımız koptu, köydeki mutlu aile hayalimiz bir efsaneye dönüştü.
Ağabeyim Mehmet ise farklıydı. Dahî değildi belki, ama dürüst ve neşeliydi, milyonlarca şakası vardı, her ortamın neşe kaynağıydı. Onu bu samimiyeti için severdim. Komşu köyden bir kadınla evlendi, ama onu bize getirmedi, kendisi onların evine taşındı. Mehmet, emeğin kıymetini bilirdi; inşaatta çalışır, ama parası yetmezdi. Karısı Gülay ve ailesi pek cömert değildi, Mehmet onları geçindirmek için didinip durdu. Ben evlenirken o yoktu—yurtdışında iş bulmuştu. Gülay hamileydi, kalamayışını anlıyordum. Ama yine de yokluğunun acısı içimde kaldı.
Yıllar geçti. Eşim Kemal ve ailemle yaşadım, üç çocuk büyüttüm. Mehmet, yurtdışında bir liman şehrinde hamallık yapıyor, karısına ev yaptırmak için para gönderiyordu. Kızı, yeğenim Zeynep büyüdü, ama Gülay onu bize hiç getirmedi. Mehmet’le bağlarımız neredeyse koptu; bir yakınımın daha hayatımdan çıkıp gittiğine alıştım. Şükür ki Kemal’le aramızda sevgi ve saygı vardı, bu bana güç verdi.
Her şey, Mehmet’in beklenmedik bir telefonuyla değişti. Titreyen sesiyle içini döktü: Başka bir kadını sevdiğini, artık karısına yalan söyleyemeyeceğini söyledi. Gülay’a tüm birikimlerini bıraktığını, kızı Zeynep reşit olana kadar nafaka ödeyeceğini ama evi terk ettiğini anlattı. Onun için üzüldüm, ama dürüstlüğüne saygı duydum. Gülay, bundan sonra bizi hayatından sildi, anne babamızın torununu görmesine bile izin vermedi. Bu onların kalbini kırdı, ama ben bir şey yapamadım.
Haftalar önce Mehmet kapımda belirdi. Onu tanımakta zorlandım: Güneşten yanmış, çizgilerle dolu yüzü yılların yorgunluğunu ele veriyordu. Ama yine de çocukluğumuzdaki gibi şakalar yapıyordu. Sadece vedalaşırken gözleri hüzünle doldu. Yeni sevdiği kadının ağır bir hastalıktan öldüğünü söyledi. Çocukları olmamıştı. Gülay onu eve sokmamış, Zeynep ise artık bir baba tanımadığını söylemişti. Mehmet, vedalaşmaya gelmişti, sanki vakti dolmuş gibiydi. Bana ömür boyu biriktirdiği 300 bin liralık bir kutu verdi. “Bana lazım değil, size yararı dokunur,” dedi ve adresini bırakmadan gitti.
Paralara bakakaldım, ruhumu zehirlediklerini hissettim. Mehmet beni seçmişti, ama belki de sadece karısı ve kızı onu reddettiği içindi. Bu para, onun acısıydı, feda ettiği her şeydi. Zeynep artık büyümüştü, ama hakkı yok muydu buna? Ya da Gülay, kızını tek başına büyüten kadın? Onlarla yüzleşmek istemiyorum—Gülay hep soğuktu, Zeynep babasını reddetti. Ama Mehmet’in bana öğrettiği dürüstlük, gerçeği söylememi emrediyor. Ya sonrasında pişman olursa?
Kemal’le bu parayı değerlendirecek yerlerimiz var: Evin tadilatı, çocukların eğitimi. Geri verecek halim yok. Ama bu sırrı saklamak içimi kemiriyor. Ne yapmalıyım? Gülay’a gidip her şeyi anlatmalı mıyım, öfkesine maruz kalmayı göze alarak? Yoksa Mehmet’in seçimine saygı gösterip parayı saklamalı mıyım? Vicdanım ikiye bölünmüş durumda, onun gidişi içimde bir boşluk bıraktı. Belki böyle bir ikilemle karşılaşan olmuştur? Her şeyi altüst edebilecek bir dürüstlük nasıl korunur? Cevabı bulacağıma inanmak istiyorum, ama şimdilik bu yükün altında eziliyorum.




