Altmışıncı yaş günüme titizlikle hazırlanmıştım. Haftalar öncesinden her detayı planladım: menüyü hazırladım, alışveriş yaptım, ailenin sevdiği yemekleri – lahana sarması, fırında et, çeşit çeşit salatalar, mezeler ve elbette kendi yaptığım pastayı özenle hazırladım. Her şey mükemmel olsun istedim; çocuklarım, torunum, sevdiklerim hep birlikte bir masada toplansın, bu özel günü birlikte kutlasın diye.
İstanbul’da, henüz kırkını bulmamış olan küçük kızım Elif’le yaşıyorum. Otuzunda olmasına rağmen hâlâ kısmetini bekliyor. Büyük oğlum Emre ise kırkını devirmiş, uzun zamandır Gülşen’le evli ve sevimli torunum Zeynep’i büyütüyorlar.
Herkesi önceden uyardım, tören Cumartesi günü olacaktı. Kimsenin işi aksamasın diye özellikle hafta sonunu seçtim. Herkes geleceğine söz verdi. Hep birlikte donatılmış masada oturacağımızı, kahkahalar atacağımızı, eski günleri yâd edeceğimizi hayal ettim durdum.
Ama o gün kimse gelmedi.
Emre’yi aradım defalarca, hiç cevap vermedi. Telefon sessizliğe gömüldü. Dakikalar geçtikçe yüreğim sıkıştı. Kutlamalar ve neşe yerine o geceyi gözyaşları içinde geçirdim. Özenle süslediğim pastaya, hazırladığım sofraya bakmak acı veriyordu. Her şey anlamsız gelmişti.
Elif bütün akşam yanımdan ayrılmadı, avutmaya çalıştı beni. Onun sayesinde tamamen yıkılmadım.
Ertesi sabah dayanamadım. Artan yemekleri toplayıp oğlumun evine gittim. Tek bir düşünce zihnimi kemiriyordu: Acaba başlarına bir şey mi geldi?
Kapıyı çaldığımda Gülşen açtı. Ev kıyafetleri içinde, uykulu gözlerle baktı, yüzünde en ufak bir memnuniyet belirtisi yoktu.
“Niye geldiniz?” diye sordu, hiç hoşbeş etmeden.
İçeri girdim. Emre hâlâ uyuyordu. Birkaç dakika sonra mutfağa geldi, suratı asık, çaydanlığı ocağa koydu. Lafı dolandırmadım:
“Dün niye gelmediniz? Telefonu bile açmadınız?”
Oğlum sustu. Onun yerine Gülşen konuştu ve söyledikleri ikinci bir darbe gibi vurdu bana.
Yıllar boyunca içinde birikmiş kırgınlık varmış: Onlara küçücük bir ev verip, kendime geniş bir daireyi saklamışım meğer. Yerleri yetmiyormuş, bu yüzden ikinci çocuğu yapamıyorlarmış.
Öylece ayakta dinledim, kulaklarıma inanamadım.
Hafızamda bir şimşek çaktı. Kocamın kayboluşundan sonra iki çocukla tek başıma kalmıştım. Ailem üç odalı bir ev almama yardım etti. Her şeyi ben üstlendim – çocukların eğitimi, kurslar, hastalıklar, gençlik isyanları. Emre Gülşen’i eve getirince kapı dışarı etmedim, rahat etsinler diye bir odayı onlara, diğerini Elif’e verdim, kendim de salonda yatıp kalkmaya başladım.
Zeynep doğduktan sonra neredeyse tek başıma torunumu büyüttüm – besledim, gezdirArtık anlamıştım ki bazen en derin yaralar, en yakınların ellerinden gelir.




