Karanlık Ankara sokakları, uzun bir iş gününün ardından İsmail’i evine doğru uğurluyordu. Adımlarını ağır ağır atarken, içini kemiren bir endişe vardı. Dördüncü kattaki evlerinin pencereleri kapkaranlıktı.
“Yine nerede bu kadın?” diye geçirdi içinden. Eve girdiğinde, boşluğun sessizliği beynine çakıldı. Ayakkabılarını çıkaracak vakti olmadan kapı çaldı. Komşusu Ayşe Teyze, yüzünde telaşlı bir ifadeyle, onun dünyasını altüst edecek cümleyi kurdu:
“Eşiniz, Gülşah’ı ambulans götürdü.”
İsmail donakaldı. Kulaklarına inanamadı. Yıllarca biriktirdiği hatalar, kaçırdığı fırsatlar, şimdi bir anda üzerine çökmüştü. Geriye sadece pişmanlık ve acı kalmıştı.
Sokağın ortasında, bu düşünce bir yıldırım gibi çarptı ona. Durdu, ayaklarının altındaki toprak kayıyormuş gibi hissetti.
“Nasıl bu kadar kör olabildim?” diye düşündü acı bir gülümsemeyle. Aslında her şey o kadar açıktı ki… Gülşah, evde bekliyordu. Bir zamanlar sevdiği, ama artık değer vermeyi unuttuğu kadın. Gözlerinin önüne geldi o soğuk karşılaşmaları:
“Geldin mi?” derdi hep aynı duygusuz tonla, mutfağa yönelirken bile bakmazdı yüzüne.
“Yemek yiyecek misin?” diye sorardı, sesinde hiçbir sıcaklık olmadan.
Bir zamanlar Gülşah bambaşkaydı. Elleriyle börekler açar, reçeller yapar, sofralar kurardı. Ama son yıllarda her şey değişmişti. Çocuklar geldiğinde yine çırpınırdı, ama İsmail’e gelince… O artık bir hiçti. Yemekleri tatsız tuzsuz, sanki mecburiyetten yapıyormuş gibiydi. Sabrı tükendiğinde İsmail kendi kendine patates kızartır, mantı yoğurur, tek kelime etmezdi. Gülşah yer, ama bir kez bile “ellerine sağlık” demezdi. Bu umursamazlık onu öldürüyordu, ama kavga çıkmasın diye susuyordu.
Eskiden… Eskiden Gülşah farklıydı. Sıcaklığı, şefkati, ona sarılışıyla ruhunu ısıtırdı. Ona yaslanır, sanki yüreğinin sıcaklığını paylaşırmış gibi sessizce dururdu. Ama o anlar çok gerilerde kalmıştı. Şimdi onun ilgisi mekanik bir görev gibiydi, nefret ettiği bir yük.
Ne zaman başlamıştı bu? Arkadaşlarıyla eğlenirken, Gülşah’ın onu evde beklediği gecelerde mi? Yoksa en küçük oğlu doğduğunda, “arkadaşlarınla kutlama yapıyordum” diyerek onu hastaneden almaya gitmediği gün mü? O zaman, “ne olacak, kutlama işte!” diye düşünmüştü. Ama Gülşah’ın o acı dolu bakışını hâlâ unutamamıştı.
Gülşah değişmişti. Sessizleşmiş, duvarlar örmüştü aralarına. En ufak bir eleştiriye kırılıp odasına kapanıyor, ondan kaçıyormuş gibiydi. İsmail sinirleniyordu: “Doğruyu söyledim diye ne olacak? Hakkım değil mi?” Ama onun sessizliği bağırışlarından beter geliyordu. Çocuklar geldiğinde yeniden canlanırdı Gülşah. Koşturur, yemekler yapar, gülerdi. Ama İsmail’le yine duvar örülürdü.
“Kimi kandırıyor ki?” diye düşünürdü. Hayat akıp gidiyor, evlilikleri ise boş bir formaliteye dönüşmüştü.
İsmail çoktan gezmeyi bırakmıştı. Mühendis olarak iyi para kazanıyor, başka kadınlara bakmıyordu. Ama Gülşah’ın umrunda değildi. O da en az onun kadar kazanıyor, kendi ayakları üstünde duruyordu. Peki neden ayrılmıyordu? Çocuklar için mi? Onlar çok yaO günden sonra İsmail, her sabah Gülşah’ın mezarına giderek sessizce çayını içti ve hiç bitmeyen pişmanlığını bir dua gibi fısıldadı.




