Igor’la evlendiğimizde neredeyse yedi yıl olmuştu. Üniversitede Eskişehir’de tanışmıştık—aynı yurdun bitişik odalarında kalıyorduk. O zamanlar sık sık evden dolu dolu yiyecek çantaları getirirdi—kavanozlar, saklama kapları, taze pişmiş börekler. Annesi, Lale Hanım, yemeklerini adeta bir sanat eseri gibi hazırlardı ve oğlunun asla aç kalmaması için elinden geleni yapıyordu.
İlk kez evlenme teklif ettiğinde beni annesiyle tanıştırmaya götürdü. Biraz gergindim ama ilişkimiz başından beri harika ilerledi. Lale Hanım, akıllı, açık fikirli ve inanılmaz şefkatli bir kadındı. İgor’u henüz 18 yaşındayken doğurmuş, altı ay sonra da eşini kaybetmişti. Yıkılmadı. Oğlunu tek başına büyüttü, hayata küskünlük beslemeden gerçek bir adam yetiştirdi.
Birkaç işte birden çalışarak kimseye muhtaç olmadan oğluna her şeyi sağladı. Eşinden sonra hayatına başka bir erkek girmedi—vakti olmadı. Onunla ilk karşılaştığımda 41 yaşındaydı ama en fazla 35 görünüyordu—dinç, bakımlı, zekâsı ve esprili tavırlarıyla dikkat çekiyordu.
“Nihayet benim oğluma sen bakacaksın,” diyerek gülümsedi nişanımızı duyduğunda.
Üniversiteden mezun olduk, evlendik ve Eskişehir’de kaldık—İgor iyi bir iş bulmuştu. Kayınvalidem hemen bizi rahat bırakacağını söyledi: “Yalnızlığa alışkınım, kendi ritmimde yaşıyorum, bana bakmanıza gerek yok.” Ona iki durak mesafede bir daire kiraladık.
Lale Hanım arada bir bize uğrardı—hep hediyelerle, şık giyinmiş, gülümseyerek. Hiçbir zaman akıl vermeye kalkmazdı, ama sorarsam fikrini söyler, böreklerimi över, hatta temizlik konusunda yardım teklif ederdi. Rüya gibi bir kayınvalideydi.
Onun evine sık sık giderdik—bizi çay içmeye, tatlı yemeye, sırf sohbet etmeye çağırırdı. Bir sürü arkadaşı vardı ve sürekli bir yere koşturuyordu—tiyatroya, sinemaya, kahve buluşmalarına. Enerjisi hiç bitmeyen bir kadındı. Oğlumuz Can doğduğunda ise bize hayat kurtaran oldu—banyo yaptırmayı, beslemeyi öğretti, bebek arabasıyla gezintiye çıktı, bana uyuma fırsatı verdi. Hatta işten geç çıktığımız günler onu kreşe bile götürürdü.
Ama bir gün aniden ortadan kayboldu. Günlerce aramadı, uğramadı, mesajlarıma cevap vermedi. Endişelendim ama İgor, annesinin ona “Arkadaşımın yanına Bursa’ya gidiyorum, birkaç ay kalacağım,” dediğini söyledi. Telefon görüşmelerinde Can’ı görmek istiyordu ama kendisi ekrana çıkmıyordu. Şakalarla geçiştiriyordu. Sorularımı hep savuşturdu: “Aman canım, ne var bunda!”
Sonunda bir gün aradım—telefona bizzat Lale Hanım çıktı ve beklenmedik bir şekilde, “Şehir hastanesindeyim, kalbim sıkışıyor,” dedi. Telaşlandım. Gitmeyi teklif ettim ama reddetti. “Taburcu olunca ararım, o zaman görüşürüz,” diye kısa kesip kapattı.
Birkaç gün geçti. Akşam vakti bizi eve çağırdı—önemli bir haber verilecekmiş. Gittik. Kapıyı… tanımadığım bir adam açtı. Donup kaldım. Arkasında Lale Hanım duruyordu. Işıl ışıldı. Ve… kucağında bir bebek vardı!
“Tanışın, bu Arif, eşim. Bu da kızımız, Elif. Söyleyemediğim için özür dilerim. Siz tepki verirsiniz diye korkudan sustum. 47 yaşındayım ve nasıl karşılayacağınızı bilemedim. Ama artık her şey yolunda—sizi yeni ailemizin bir parçası olarak görmek istiyoruz.”
Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim. Ama sonra gözlerinde aynı sıcaklığı, o bildik sevgiyi gördüm—tıpkı bana İgor’u emanet ederkenki gibi. Yaklaştım, ona sarıldım ve dedim ki: “Bu mutluluğu hak ettiniz. Ve biz hep yanınızdayız, tıpkı sizin bize yaptığınız gibi.”
Şimdi ona küçük Elif’le yardım ediyorum, tıpkı onun bana yaptığı gibi. Birlikte gezintiye çıkıyor, kahkahalar atıyor, yemekler pişiriyoruz. Artık iki aileyiz, ama tek bir büyük, sıcak yüreğimiz var. Ve sanırım gerçek mutluluk da bu—sevmek, affetmek ve yaşa, korkulara, yargılara rağmen yaşamaya devam etmek.




