Altmış iki yaşındayım, o altmış sekiz. Otuz beş yıllık evliliğimizin ardından boşanıyoruz…
Adım Aylin Demir, altmış iki yaşındayım. Kocam Ahmet ise altmış sekizinde. Otuz beş yıldan fazla bir ömrü birlikte geçirdik. Artık her şeyin yerli yerine oturduğunu, çocukların büyüdüğünü, evin anılarla dolu olduğunu ve huzurlu bir emekliliğin bizi beklediğini sanıyordum. Aramızda her şeyin yolunda olduğuna inanmıştım. Evet, gündelik telaşlar vardı, romantizm belki azalmıştı ama sonuçta bir aileydik.
Yılbaşında çocuklar, her zamanki gibi kedilerini bize bırakıp Kaçkar Dağları’na tatile gittiler. Ahmet’le baş başa kaldık. O uzun tatil günlerinden birinde, köyüne gidip mezarlığına uğrayacağını, anne babasının kabrini ziyaret edeceğini, sonra da kız kardeşini görmeye gideceğini söyledi. Ben de fazla sorgulamadan uğurladım.
Bir hafta geçti. Geri geldiğinde her şey normal görünüyordu. Birkaç gün sonra ise birden boşanma dilekçesi verdiğini söyledi. Sakince, hiç telaşsız, “Artık böyle devam edemeyeceğim. Beni anlayan birini buldum. Üstelik bana şifa verebilecek biri…” dedi.
Donup kaldım. Önce şaka yaptığını sandım. Ama tüm bunları ciddi ciddi anlatıyordu. Meğer ben evin işlerini hallederken, gömleklerini ütülerken, mercimek çorbası yaparken, o eski bir aşkını bulmuş—evlenmeden önce birlikte olduğu bir kadın. Onu internetten bulmuş. Kız kardeşinin yaşadığı şehirde, birkaç sokak ötedeymiş. “Mezarlık ziyareti” dediği günlerin üçünü aslında onun yanında geçirmiş.
Kadın dulmuş. Ona göre “her şeye sahipmiş”: üç odalı bir apartman dairesi, yazlık, birkaç araba ve… medyumluk yetenekleri varmış. Çin tıbbı uyguluyor, bitkilerle tedavi ediyor, auraları okuyormuş. Kocamın ifadesiyle, “hastalıkları enerji düzeyinde teşhis edebiliyormuş” hatta erken evre kanseri bile “okuyarak” iyileştirebiliyormuş.
Ona sağlık, şefkat ve hatta “hediye olarak” yazlıkla bir araba vaat etmiş—tabii boşanıp kendisiyle evlenirse. İşte böyle, üç günde, on yıllarımızı inşa ettiğimiz her şey yerle bir oldu.
Aceleyle nikâh dairesine gidip boşanma dilekçesi vermemi istedi. Kabul etmedim. Bu sirkte rol almayacağımı söyledim. O zaman kendisi başvurdu. Mahkemenin tarihini ise tesadüfen, mahkemede çalışan bir tanıdığımdan öğrendim. Şaşkınlık içinde gidip açıklama istedim.
O ise dilekçesinde “altı yıldır ayrı yaşadığımızı” ve “on beş yıldır aynı yatağı paylaşmadığımızı” yazmış. Hepsi yalan. Evet, aramızda bir soğukluk vardı, evet, artık daha çok komşu gibiydik ama yine de aynı çatı altındaydık, günlük hayatımızı paylaşıyorduk, konuşuyorduk. Bütün bir ömrü geçirdiğim adamın beni, Tibet yağları ve “enerji temizliği” vaatleriyle kandıran bu sahtekâr için nasıl bu kadar kolay silebildiğini anlayamıyorum.
Şimdi mahkemeyi bekliyorum. Uyuyamıyorum. Bazen yataktan kalkacak halim bile olmuyor. Her şey yıkılıyor. Boşanmanın kendisinden çok bu ihanetin verdiği acı öldürüyor. Hâlâ aynı evde yaşıyoruz ama benimle sanki bir yabancıymışım gibi konuşuyor. Soğuk, mesafeli, sanki yıllardır bana katlanıyormuş da artık tahammülü kalmamış gibi. En sonunda, saf bir kadın gibi, aklını başına almasını istediğimde ise omuz silkti: “Aylin, zaten yıllardır komşu gibi yaşıyorduk. Beni değer bilen biriyle olmak istiyorum.”
Korkuyorum. Kendim için değil. O aynaya baktığımda artık tanıyamadığım kadın için—o hiç tanımadığım yaşlı kadın için. Şu ana dek sağlam sandığım her şey bir yanılsamaysa, bundan sonra nasıl yaşayacağım? Altmış iki yıl boyunca bir eş olduktan sonra, bir kış günü nasıl birden kimsenin istemediği bir ihtiyara dönüşebilir insan?…




