Neyse, ne düşünüyorsunuz? Kayınvalidi̇m Tamara’nın akrabaları, Paskalya’dan iki hafta önce geldiler ve öyle görünüyor ki gitmeye hiç niyetleri yok.
Ben, Elif, artık ağlayayım mı güleyim mi bilemiyorum. Bu misafirler tam bir sürpriz oldu ve anlaşılan evimizi kendi kişisel otellerine çevirmişler. Tamara ise onları durdurmak yerine, sürekli onaylıyor ve onlara börekler ikram ediyor. Kocam Ahmet’ten bahsetmiyorum bile, sanki hiç onları ilgilendirmiyormuş gibi davranıyor. İşte size anlatıyorum çünkü merak ediyorum, acaba kimin sabrı önce tükünecek, benim mi yoksa onların mı?
Her şey bir sabah mutfaktan gelen gürültüyle başladı. “Ahmet bana sürpriz yapıp kahvaltı hazırlıyor herhâlde” diye düşündüm. Tabii ya! İçeri girdim, bir de ne göreyim; hala Ayşe, eniştesi Mehmet ve kızları Ece, uzak bir kasabadan gelmişler. Anlattıklarına göre orası bizim buzdolabımızdan bile daha sıkıcıymış. “Paskalya için” geldiler ama herhâlde bayramın iki hafta erken başladığını düşünüyorlar. Tamara, Paskalya yumurtası gibi parlıyor, mutfakta onlara mercimek çorbası pişiriyor. “Elif, bunlar akraba!” diyor. “İnsan gibi karşılamak lazım!” Ben ise koridordaki bavulları görüyorum ve anlıyorum ki bu uzun sürecek.
Hala Ayşe, siren gibi yüksek sesli bir kadın. Daha kapıdan girer girmez, kasabalarında her şeyin pahalı olduğunu, buranın ise “İstanbul cenneti” gibi olduğunu anlatmaya başladı. Bir yandan da evi denetliyor. “Elif, perdeleriniz neden bu kadar tozlu? Halıdaki bu leke de ne?” diye soruyor, bir yandan da dolabı karıştırıyor, sanki çamaşırları nasıl katladığımı kontrol ediyor. Dişlerimi sıktım ve sustum ama içim kaynıyordu. Enişte Mehmet ise tam tersi, dolabın sessizliğinde. Bütün gün oturma odasında televizyon izliyor ve “kanalı balıkçılık programına çevir” diye rica ediyor. Kızları Ece ise telefonuna yapışık yaşıyor ama yine de bizim yiyeceklerin yarısını tüketiyor. Bir gün mutfağa girdim, benim en sevdiğim yoğurta son kaşığı daldırıyordu. “Ay, bunun herkesin olduğunu düşündüm!” dedi. Herkesin tabii, ama senin değil Ece!
Tamara, misafirlere “artık yeter” diyecek yerde, işi daha da körüklüyor. Her gün düğün yemeği gibi hazırlık yapıyor: çorba, mantı, köfte, börek… Misafirler tabii ki on numara mutlu. “Tamara, sen bizim canımız gibi bakıyorsun!” diye sırnaşıyor hala Ayşe, bir yandan da tabağına ikinci kez dolduruyor. Kayınvalideme yanaştım, “biraz fazla şımartıyor olabilir misin?” diye süzdüm. O ise ellerini açtı: “Elif, nasıl böyle düşünürsün? Bunlar akraba! Yüz yılda bir geliyorlar!” Tabii, görünen o ki bir yüz yıl daha kalacaklar.
Ahmet, yani kocam, bu konuda tam bir tarafsızlık şampiyonu. “Hadi Ahmet, annenle konuş, artık gitsinler desin” diyorum. O, “Elif, biraz sabret, misafir işte” diyor. Misafir mi?! Bizim ev artık bir pansiyona döndü! Banyoya bile programlı gidiyorum çünkü Ece saatlerce orada selfi çekiyor. Dün hala Ayşe, “temizliğe yardım edeyim” diyerek en sevdiğim tavayı öyle bir ovmuş ki artık üzerinde bir şey pişmiyor. “Böyle daha iyi olur diye düşündüm!” dedi. İyi oldu tabii, çöpe gitmek için…
En komiği, plan bile yapmaya başladılar. Hala Ayşe, “Mayıs tatilini de burada geçirip mangal keyfi yapalım” diye açıkladı. Mehmet Amca, Ahmet’le balığa gitmeyi hayal ediyor, Ece ise alışveriş merkezine götürülmek istiyor çünkü kasabalarında “düzgün kıyafet yokmuş”. Oturup düşünüyorum, acaba ne zaman gidecekler? Ve asıl mesele, bu süreci sinir krizi geçirmeden nasıl atlatacağım?
Artık onları nasıl gönderebileceğimi düşünüyorum. Belki “tadilat yapacağız” diyebilirim? Ya da “tatile çıkıyoruz”? Ama Tamara bu istilasyonu coşkuyla karşılıyor. Dün büyük bir Paskalya yemeği yapıp komşuları da çağıralım diye teklif etti. “Herkes görsün, ne kadar sıcak bir aileyiz!” dedi. Tabii sıcak, ama kendi evimde kendimi yabancı gibi hissediyorum.
Beni ayakta tutan tek şey mizah anlayışım. Akşam herkes yattığında, kendime bir çay alıp “Misafir Akrabaları Gönderme Rehberi” diye bir kitap yazdığımı hayal ediyorum. İçinde yiyecek saklama teknikleri, bağırma isteği gelince gülümseyebilme stratejileri ve kayınvalideye kızmama tüyoları olacak. Şaka bir yana, bunun geçici olduğunu biliyorum. Gittiğinde evimiz yine bizim olacak. Ama şimdilik Paskalya’yı bekliyorum ve hala Ayşe’nin yaz boyu kalmaya karar vermeyeceği için dua ediyorum.
Acaba herkesin böyle akrabaları var mı? Ve siz onlarla nasıl başa çıkıyorsunuz? Çünkü ben artık sınıra dayandım ama pes etmeye niyetim yok. Belki Paskalya’ya kadar bir zen ustası olurum. Ya da en azından yoğurtları Ece’nin bulamayacağı şekilde saklamayı öğrenirim…




