Gelin ve Onun Resti

Bugün sabah gelinim Ayşegül gözlerimin içine bakıp sert bir ifadeyle şöyle dedi: “Sevgi Teyze, bugünden itibaren eşimin annesi olarak siz benim yemeklerimden yemeyeceksiniz. Ne yaparsanız yapın, size buzdolabında bir raf ayırdım, kendinize ayrı yemek yapın. Hem de ya ben uyanmadan önce ya da işten dönmeden.” Şaşkınlıktan donakalmıştım, kulaklarıma inanamıyordum. Bu neydi şimdi? Ben, ailesine ömür boyu yemek pişirmiş bir kaynana, şimdi mutfaktan kovuluyor ve ev yemeği hakkımdan mı mahrum bırakılıyordum? Hâlâ içim içimi yiyor, bu küstahlık karşısında patlayacak gibi hissediyorum.

Kocam Murat’la birlikte oğlumuz Emre ve eşi Ayşegül’le iki yıldır aynı evi paylaşıyoruz. Evlenirken onlara “Gelin, burada kalın, ev büyük, herkese yer var” demiştik. Ben de genç çifte yardım ederim diye düşünmüştüm. Ayşegül başta oldukça sevimli görünüyordu: gülümsüyor, yemekler için teşekkür ediyor, hatta köftemin tarifini bile soruyordu. Ben de saf gibi seviniyordum, “Oğlum ne güzel bir kız bulmuş” diye. Hepsi için yemek yapıyordum, kalkıp temizlik yapıyordum, rahat etsinler diye uğraşıyordum. Şimdi bana bunu mu yapacaktı? Sanki kendi evimde yabancıymışım gibi, sanki yıllardır yaptığım çorbalar, börekler onun haşmetine layık değilmiş gibi!

Her şey birkaç ay önce, Ayşegül’ün “Çok fazla yemek yapıyorsunuz” diye söylenmeye başlamasıyla başladı. O sürekli diyetteydi, benim yemeklerim ona göre “ağır”dı. Şaşırmıştım — kim zorla yediriyordu ki ona etli böreklerimi? İstiyorsan haşlanmış brokoli ye, karışmam. Ama bunun yerine her şeye laf etmeye başladı: Çorba tuzlu olmuş, patates az pişmiş, “Bu kadar yağ niye?” Ben sessiz kaldım, kavga çıkmasın diye. Emre de, “Anne, takılma, Ayşegül işte stresli” diyordu. Ama anlıyordum, mesele streste değildi. Mutfağın artık onun bölgesi olduğuna karar vermiş, beni de fazlalık görüyordu.

Dün bardağı taşıran son damla oldu. Her zamanki gibi sabah incecik, kenarları kıtır kıtır gözlemeler yaptım, Emre çocukluğundan beri böyle sever. Masaya koydum, herkesi kahvaltıya çağırdım. Ayşegül indi, gözlemelere sanki düşmanmış gibi baktı ve sert bir sesle, “Sevgi Teyze, size çok fazla yemek yapmayın demiştim. Biz Emre’yle artık sabahları yulaf ezmesi yiyoruz” dedi. “İstediğinizi yiyin, yulaf ezmesine kim karışıyor?” diyecekken, o meşhur ültimatomunu patlattı işte. Buzdolabında bir raf! Kendi yemeğini kendin pişir! Hem de benim, 40 yıldır evin hanımı olduğum, her köşesinde emeğimin bulunduğu evimde!

Emre’yle konuştuğumda, “Oğlum, yani şimdi ben kendime ayrı yemek mi yapacağım, yurt odası gibi mi yaşayacağız? Bu senin evin, ama ben burada hizmetçi değilim” dedim. Ama o her zamanki gibi arabulucu oldu: “Anne, Ayşegül kendi alanını istiyor, anlamaya çalış.” Alan mı? Peki benim alanım nerede? Ömrümü aileme adadım, şimdi bir buzdolabı rafına mı sıkıştırılıyorum? Kocam Murat da destek olmadı. “Sevgi, abartma, Ayşegül genç, evin hanımı olmak istiyor” dedi. Hanım mı? Peki ben neyim o zaman?

Düşünüyorum da, ne yapacağımı bilemiyorum. Bir yanım eşyaları toplayıp kız kardeşimin yanına, başka bir şehre gitmek istiyor, bakalım nasıl idare edeceklermiş! Ama bu benim evim, benim mutfağım, benim oğlum! Neden geri adım atayım? Hep iyi bir kaynana olmaya çalıştım: Karışmadım, Ayşegül’ün vegan salata denemelerini eleştirmedim, “yorgunum” dediğinde bulaşıklarını bile ben yıkadım. Şimdi beni aile sofrasından silmeye çalışıyor, sanki bir yabancıyım!

Dün akşam mutfağa gidip kendime mantarlı patates yaptım, en sevdiğim yemek. Ayşegül görünce, “İşte böyle Sevgi Teyze, daha iyi bir fikir değil mi?” diye alaycı bir gülümsemeyle konuştu. Susadım, ama içim kaynıyordu. Daha mı iyi? Aile “senin tabağın, benim tabağım” diye bölününce mi iyi? Hep inandım ki yemek birleştirir, sofra etrafında sorunlar çözülür. Şimdiyse gözleme ve buzdolabı rafı yüzünden savaş halindeyiz!

Ne yapacağımı kara kara düşünüyorum. Belki Ayşegül’le açık açık konuşmalıyım. “Üzülüyorum, kendi evimde bir misafirmişim gibi hissetmek istemiyorum” demeliyim. Ama korkarım yine her şeyi benim üstüme yıkacak, “Sınırlarıma saygı duymuyorsun” diyecek. Ya da hiç yemek yapmayı bıraksam? Emre ve Ayşegül yulaflarını yesinler, ben de pizza söylerim. Bakalım köftelerim olmadan ne kadar dayanacaklar!

Ama en çok Emre için üzülüyorum. İki ateş arasında kalmış: Bir yanda ben, annesi, diğer yanda ona seçim dayatan karısı. Onun acı çekmesini istemem, ama kendimi de ezdirmem. Ömrümü çalışarak, oğlumu büyüterek, bu evi yaparak geçirdim. Şimdi bir genç kız bana yerimi mi gösterecek? Hayır Ayşegül, bu böyle yürümez!

Şimdilik tarafsız duruyorum. Dediği gibi kendime yemek yapıyorum, ama pes etmiş değilim. Belki böyle direnince aklı baBelki zamanla anlar ki, bir evin gerçek hanımı sadece yemek yapan değil, yüreğiyle bir araya getirendir.

Rate article
Lifequest
Gelin ve Onun Resti