Köyde Kız Kardeş Krizi

Köyde Teyze Ayşe ve Kuzen Dilek Yüzünden Çıkan Kargaşa

“Nasıl olur da onları kapı dışarı edersin? Bu senin öz teyzen Ayşe ve kuzenin Dilek! Zaten hayatları zor, Dilek boşanmış, tek başına oğlunu büyütüyor!” diye bağırıyordu annem, Nuran Hanım, gözleri dolmuş bir şekilde. Şimdi bir de köyde dedikodular yayılıyor, benim, Emine’nin, kalpsiz olduğum ve akrabalarımı sokağa attığım konuşuluyor. Komşular fısıldaşıyor, tanıdıklar yan gözle bakıyor, bense bu durumdan iyice bunaldım. Ben canavar değilim, onları gitmelerini istemek için geçerli sebeplerim vardı! Ama köyde insanların dinlemek yerine yargılaması daha kolay. Kendimi savunmaktan yoruldum, ama artık susmayacağım—olup biteni anlatmam gerekiyor.

Her şey bir ay önce, teyze Ayşe ve Dilek ile oğlu Emre’nin evimize gelmesiyle başladı. Dilek yakın zamanda, “iyi biri değil” dediği kocasından boşanmıştı. Beş yaşındaki Emre ile işsiz ve evsiz kalmışlardı, çünkü eski kocası evi almıştı. Teyze Ayşe de şehirden köye taşınmaya karar vermişti, çünkü “evi dar geliyordu.” Bana telefon açıp, yeni bir yer bulana kadar bizde kalmak istediklerini söylediler. Tabii ki reddetmedim—sonuçta aileydiler. Kocamla geniş bir evde yaşıyoruz, iki çocuğumuz var, ama yer buluruz diye düşündüm. Birkaç hafta kalırlar, sonra giderler sandım. Ne büyük bir yanılgıydı.

İlk günden itibaren teyze Ayşe, sanki evin sahibiymiş gibi davranmaya başladı. Eşyaların yerlerini değiştiriyor, çünkü “ışık daha iyi geliyordu,” mutfağa dalıp çorbalarımı eleştiriyordu: “Emine, defne yaprağı koymadan mı pişiriyorsun?” Sabrettim, gülümsedim, ama içim kaynıyordu. Dilek ise iş ya da ev aramak yerine, telefonuna gömülmüş halde oturuyor ya da ne kadar zor durumda olduğundan şikayet ediyordu. Emre, iyi bir çocuktu tabii, ama evin içinde fırtına gibi koşuyor, çocuklarımızın oyuncaklarını kırıyor, Dilek ise sadece omuz silkiyordu: “O daha çocuk, ne yapsın?” Ona iş bulmak için yardım teklif ettim, mülakatlara giderken Emre’ye bakmayı önerdim. Ama o, “Emine, üstüme gelme, zaten yeterince zor durumdayım,” diyordu.

İki hafta sonra, gitmeye hiç niyetleri olmadığını anladım. Teyze Ayşe açıkça köyde kalıcı olmak istediğini söyleyip, “evimize bir ek bina yapabileceğimizi” ima etmeye başladı. Dilek de destekledi: “Haksız mıyım Emine? Bu evi sana ailen bıraktı, biz Emre’yle sokakta mı yaşayalım?” Şaşkına dönmüştüm. Yani şimdi ben, onları “fakir akraba” oldukları için mi geçindirmek zorundaydım? Kocamla yıllarca bu evi düzene sokmak için çalışmış, çocuklarımızı büyütmüş, krediler ödemiştik. Şimdi de hiçbir teşekkür etmeden yaşayan insanlarla alanımı mı paylaşacaktım?

Onlarla usulca konuşmaya çalıştım. “Teyze, Dilek, elbette yardım etmek isteriz, ama kendi yaşamınızı kurmanız lazım. Hep birlikte sonsuza kadar yaşayamayız,” dedim. Teyze Ayşe ellerini havaya kaldırdı: “Emine, sen bizi sokak mı ediyorsun? Ben senin teyzenim!” Dilek ağlamaya başladı, Emre de hıçkırdı, kendimi dünyanın en kötü insanı gibi hissettim. Ama biliyordum ki bu duruma bir son vermezsem, sırtımıza binerlerdi. Sonunda onlara bir hafta süre verdim ve ilk ay kiralarını ödemeyi teklif ettim. Ama alındılar ve bir tanıdıklarının yanına gittiler, bana da “Pişman olacaksın Emine,” diyerek.

Şimdi köy ağız ağıza dolaşıyor. Annem ağlayarak bana geldi: “Emine, nasıl böyle bir şey yaparsın? Dilek yalnız, çocuğu var, sen onları kovdun!” Açıklamaya çalıştım, kovmadığımı, sadece kendi hayatlarının sorumluluğunu almalarını istediğimi söyledim. Ama annem sadece başını salladı: “Köyde bir dedikodu aldı yürüdü, akrabalarını önemsemediğin söyleniyor.” Komşular fısıldaşıyor, bazıları “başına bela alacaksın” bile demiş. Benimse içim acıyor. Ben de taştan değilim, elimden geleni yaptım! Ama neden evimi, huzurumu feda edeyim ki?

Kocamla konuştum, o destek oldu: “Emine, haklısın, onları geçindirmek zorunda değiliz. Kendi sorunlarını kendileri çözmeli.” Ama onun desteği bile üzerimdeki yükü tamamen kaldırmıyor. Kendimi suçlu hissediyorum, ama doğru olanı yaptığımı biliyorum. Dilek iş bulabilirdi—köyde iş imkanları var, şehir de uzak değil. Teyze Ayşe kendi evine dönebilirdi ya da en azından benim evimde sahibiymiş gibi davranmazdı. Ama onlar kurban rolünü seçtiler, ben de şimdi kötü karakter oldum.

Bazen düşünüyorum, belki daha fazla katlanmalıydım? Bir ay daha verseydim, daha çok yardım etseydim? Sonra teyze Ayşe’nin “rahatsız ettikleri” için eski vazolarımı attığını, Dilek’in Emre lambamızı kırdığında özür bile dilemediğini hatırlıyorum. Hayır, böyle yaşayamam. Benim evim, benim huzurum, benim ailem. Başkalarının sorumluluğunu üstlenecek bir barınak değil.

Annem özür dilememi, onları geri çağırmamı söylüyor. Ama niyetim yok. İstediklerini söylesinler, köy dedikodusu dönsün. Ben ne yaptVe biliyorum ki, bazen en doğru kararlar en zor olanlardır.

Rate article
Lifequest
Köyde Kız Kardeş Krizi