O zamanlar, henüz on altı yaşındaydım. Annem, Sevil Hanım, bana öyle bir şey söylemişti ki, hâlâ unutamam. “On sekizine kadar sana para vereceğim – az, yemeğe, giyeceğe, ancak yetecek kadar. Sonrasında kendi yoluna, Ayşegül. Hayatın nasıl şekillenir bilmem ama bizim gibi olmanı istemiyorum,” demişti, sanki büyük bir lütufmuş gibi. Öylece kalmıştım, şaşkınlıktan donakalmıştım. Bu sözleri, kendi annemin ağzından duyduğuma inanamıyordum. Yani, doğum günümden sonra ben onlara yabancı mı olacaktım? Peki ya “bizim gibi” olmak ne demekti? Zaten anne babama benzemek istemiyordum; bizimkiler, aile olmanın ne demek olduğunu unutmuş gibiydi. Ama bu sözler öyle derin bir yara açmıştı ki, hâlâ içimde.
Annem ve babam, Hüseyin Bey, kendi dünyalarında yaşıyorlardı, ben de kendiminkinde. Kötü insanlar değillerdi, ama nasıl desem, pek de sorumluluk sahibi değillerdi. Babam bazen çalışır, bazen de garajda arkadaşlarıyla vakit geçirirdi. Annemse hep bir koşuşturmadaydı – ya pazarda bir şeyler satar, ya da komşularla dedikodu yapardı. Küçüklüğümden beri her şeyi kendim hallederdim: yemeğimi pişirir, evi temizler, üniversiteye girmek için dört dönem beş yazardım. Ama hiç düşünmemiştim ki, on sekizimden sonra beni istemediklerini bu kadar açık söyleyecekler.
Geçen hafta, annemden yeni spor ayakkabı için para istediğimde başlamıştı her şey. Eskileri iyice yıpranmıştı, okulda yakında koşu yarışları vardı, rezil olmak istemiyordum. Bana öyle bir bakmıştı ki, sanki dilenciymişim gibi. “Ayşegül, artık büyüdün, kendin çalışıp kazanabilirsin. Zaten yemeğe de para veriyorum,” demişti. Veriyor muydu? Haftada birkaç yüz lira, ancak otobüs bileti ve kantinden simit almaya yetiyordu! Ayakkabıların lüks olmadığını anlatmaya çalıştım ama sözümü kesti: “On sekizine kadar yardım ederim, sonrasında kendi başının çaresine bak. Biz senin bankan değiliz.” Öfkeden nefesim kesilmişti. Banka mı? Peki onlar kimdi? Destek olması gereken ebeveynler mi, yoksa sevgilerine zamanlayıcı koyan yabancılar mı?
Odama çekilip gece yarısına kadar ağladım. Ayakkabılar yüzünden değil, bu kadar soğuk söylenmesi yüzünden. Hiçbir zaman yük olmamaya çalışmıştım. Fazladan bir şey istemez, mızmızlanmaz, sınıf arkadaşlarım gibi marka kıyafetlerin peşinde koşmazdım. Üniversiteye gireceğim, iş bulacağım, bağımsız olacağım diye hayal kurardım. Ama yine de, tökezlersem arkamda duracak bir ailem olduğunu bilmek isterdim. Şimdi ne olacaktı? Annem netti: On sekizimden sonra tek başımaydım. Peki “bizim gibi olma” ne demekti? Onlar gibi sorumsuz mu olacaktım, yoksa aileyi unutup gitmem mi gerekiyordu?
Babamla konuşmayı denedim, belki o anlardı diye. Ama o da omuz silkti: “Ayşegül, annen haklı. Seni besliyoruz, giydiriyoruz, gerisi senin hayatın.” Benim hayatım mı? Peki onların hayatı nerede benimkine dokunuyordu? Sınavlara hazırlanırken sabahladığım gecelerde destekleri neredeydi? Okuldan getirdiğim başarı belgelerine neden sevinmiyorlardı? Şimdi bir de bu ültimatomu vermişlerdi. Sanki beni aileden silmişlerdi bile.
En yakın arkadaşıma anlattım. Dinledikten sonra, “Ayşegül, senin onlara bağımlı olmandan korkuyorlar. Daha iyisini yapacağını göster,” dedi. Daha iyisi mi? Zaten elimden geleni yapıyordum! Ders çalışıyor, özel ders verip harçlık biriktiriyor, bilgisayar almak için uğraşıyordum. Ama on altı yaşındaydım, bir günde büyüyüp tüm sorunları çözemezdim. Üstelik kendini ispata çalışmak bile istemiyordum. Sadece, zor zamanımda yanımda olacak bir aile istiyordum. Ama onlar bana bir son kullanma tarihi koymuştu.
Şimdi ne yapacağımı düşünüyorum. İçimden bir ses hemen evden çıkıp, bir oda tutup, iş bulup onlara kendi ayaklarımın üzerinde durabileceğimi göstermek istiyor. Ama okulumun, sınavlarımın olduğunu biliyorum; her şeyi bırakamam. Diğer yandan, annemle tekrar konuşup, bu sözlerin beni ne kadar incittiğini anlatmayı istiyorum. Ama yine “abartma” deyip geçiştireceğinden korkuyorum. En kötüsü, kendimden şüphe etmeye başladım. Ya onlar gibi olursam? Ya başarısız olursam, hayatım da onlarınki gibi tatsız ve sevgisiz mi geçecek?
Sonunda karar verdim: bu sözler beni kıramayacak. Derslerime çalışacak, çabalayacak, geleceğimi kuracağım. Ama onlar için değil, kendim için. Anne babam gibi olmak istemiyorum – “kötü” olduklarından değil, ben ailenin birbirine destek olduğu, şartlar koşmadığı bir yer olması gerektiğine inanıyorum. Benim çocuğum olursa, ona asla “on sekizinden sonra kendi başınasın” demeyeceğim. Yanında olacağım, tökezlese bile, otuzuna gelse bile. Çünkü aile, saat gibi işleyip kapanan bir banka değildi.
Şimdilik, bu sözlerin acısını unutmaya çalışıyorum. Biriktirdiğim paralarla, istediğim gibi olmasa da, yeni spor ayakkabılar aldım. Koşuya çıkıp müzik dinlerken düşünüyorum: Başaracağım. Annemle babama bir şey ispatlamak için değil, kendime güvenmek için. Ama içimin bir köşesinde hâlâ bir sızı var. Umarım bir gün neyi kaybettUmarım bir gün neyi kaybettiklerini anlarlar, ama o gün geldiğinde belki de ben çoktan kendi yolumu bulmuş olacağım.




