Kocamla kendimizden her şeyi esirgerdik, kızlarımız rahat etsin diye. Kendi evlatlarımdan böyle bir vefasızlığı hak ettim mi?
Kızlarımız büyüyüp üniversiteyi bitirdiğinde, rahmetli kocam Hasan’la ilk kez “Oh çektik”. Artık biraz nefes alırız diye düşündük ama yanılmışız. Bir sıkıntıyı başka bir sıkıntıyla değiştirmiştik sadece. Çocuklukları boyunca onlara hiçbir şeyi eksik etmedik ama kendimizi unuttuk. İkimiz de yerel bir fabrikada çalışıyorduk: ben paketleme bölümünde, o tornacıydı. Kazandığımız para zar zor karnımızı doyurmaya yetiyordu.
Hatırlıyorum da, onlara “Diğer çocuklardan geri kalmasınlar” diye alabildiğimiz en iyi kıyafetlerle sevinçten havalara uçardım. Tatil nedir bilmedik, ayakkabılarımızı eskisi eskisine giydik, mobilyalarımız yıprandıkça yıprandı – ama onlar hep şık, hep mutlu olsun diye. Devlet okuluna gidiyorlardı ama prenses gibi giydirilmişlerdi. Ve biz bununla gurur duyuyorduk. Sabrımızın ve sevgimizin bir gün karşılığını alacağımızı sanıyordum.
Üniversite yıllarında masraflar katlandı. Yurt parası, kitaplar, yiyecek… Yine kemerleri sıktık. Cebimdeki bozuk paraları biriktirip kargolara yatırıyordum. Hasan’la tek dileğimiz onların rahat etmesiydi.
Sonra ikisi de peş peşe evlendi. Sevincimiz kursağımızda kaldı tabii – neredeyse aynı anda hamile olduklarını açıkladılar. Önce mutluluktan ağladım, sonra korkudan. “Tatlı torunlarım olacak!” derken bir de baktım ki “Anne, çocuklar çok küçük, kreşe gidemez. Sen bakarsın değil mi?” dediler.
Ben o sırada emekli olmuş ama eczanede temizlik işine girmiştim. Hasan’la konuştuk, “Ben çalışmaya devam ederim, sen torunlarla ilgilenirsin” dedi. Böylece yeni bir dönem başladı: mamasından bezine, geceleri ağlamasından çizgi filmlerine – her şey en baştan.
Yıllar geçti. Damatlar kendi işlerini kurup iyi para kazanmaya başladı. “Oh ne güzel, ailecek refah içindeyiz” diye seviniyorduk. Ara sıra “Anne market parası yetmedi” demelerini de normal karşılıyorduk. Alışmıştık artık.
Sonra en kötüsü oldu. Bir sabah Hasan işe gitti ve geri dönmedi. Kalbi fabrikanın önünde durmuştu. Ambulans çabuk geldi ama yetişemedi. Benim dayanağım, can yoldaşım, 42 yıllık hayat arkadaşım gitti. Onsuz her şey gri ve bomboştu.
Kızlarım tabii ki ağladı. Cenazede yanımdaydılar. Sonra torunları alıp, “Anne, artık kreşe gidecek yaştalar. Çok sağ ol, şimdi biraz dinlenirsin” dediler.
Ben tek kaldım. Ev öyle sessiz ki… Ne Hasan’ın ayak sesleri, ne torunların kahkahası. Bir de baktım ki emekli maaşıyla geçinmek mümkün değil. Elektrik, su, ilaçlar… Hepsi ağır gelmeye başladı. Susuyordum. Dayanıyordum. Ta ki bir gün ziyarete geldiklerinde ağzımdan kaçırana kadar: “Kızlar, biraz yardım etseniz de faturaları ödeyebilsem, ilaçlarımı alabilsem…”
Büyüğü hemen atıldı: “Anne ne diyorsun? Bizim de zor geçiniyoruz, her şeyin fiyatı uçtu!”
Küçüğü telefonuna gömüldü, cevap bile vermedi. Sonra bir baktım ki gelmez oldular. Aramaz oldular. Sanki yardım istemekle suç işlemişim gibi…
Hâlâ düşünüyorum da, bunu hak ettim mi? Hayatını sizin için harcayan bir insanı böyle unutmak kolay mı? Yaşlılığım böyle mi olmalıydı; yoksul, hasta ve yapayalnız?
Hâlâ içimde bir umut var belki hatırlarlar diye. Ama her geçen gün bir yumruk gibi geliyor. Bütün bu emekler, bu fedakârlıklar boşuna mıydı? Sevginin ve vefanın karşılığı bu kadar mı?




