Biz kocamla çocuklarımız iyi yaşasın diye her şeyden feragat ettik. Kendi evlatlarımdan böyle bir vefasızlığı hak ettim mi acaba?
Kızlarımız büyüdüğünde, rahmetli eşim Vedat’la ilk kez nefes aldık. “Artık biraz rahat ederiz” diye düşündük. Ama rahatlamadık, sadece yükümüzün şekli değişti. Kızlarımızın çocukluğu sürekli kısıtlamalarla geçti. Yerel bir fabrikada çalışıyorduk: ben paketleme işçisi, o ise tornacıydı. Paramız zar zor yemeğe ve giyime yetiyordu.
Onlara diğer çocuklardan geri kalmayacak kıyafetler alabildiğimde nasıl sevindiğimi hâlâ hatırlıyorum. Tatil yapmadık, mobilyalarımızı yenilemedik, eskimiş ayakkabılar giydik – yeter ki onlar mutlu olsun. Normal bir okula gidiyorlardı ama prensesler gibi görünüyorlardı. Biz de bununla gurur duyuyorduk. Sabrımızın ve sevgimizin bir gün karşılık bulacağını sanmıştım.
Üniversiteye başladıklarında masraflar daha da arttı. Yurt parası, eşya, yiyecek… Yine kemerleri sıktık. Cebimdeki bozuk paraları biriktirip onlara koli yolluyordum. Vedat’la tek düşüncemiz vardı: onlar rahat etsin.
Kızlarım peş peşe evlendiler. Sevincimiz kısa sürdü, çünkü hemen hamile olduklarını açıkladılar. Önce mutluluktan ağladım, sonra korkudan… Kreş vakti geldiğinde çocuklara kim bakacaktı? İkisi de “Çocuklar daha çok küçük, kreş için erken” diyerek benden -annelerinden- yardım istedi.
O sırada emekli olmuş, eczanede temizlik işine başlamıştım. Vedat’la konuştuk, o çalışmaya devam edecek, ben torunlara bakacaktım. Yeni bir dönem başladı: muhallebiler, bezler, geceleri alt değiştirmeler, burnu akan çocuklar, çizgi filmler… Her şey yeniden başlıyordu.
Yıllar geçti. Damatlar kendi işlerini kurdular ve iyi kazanmaya başladılar. Biz de seviniyorduk – sonuçta aileydik. Ara sıra “market parası” vermek zorunda kalsak da alışıktık zaten.
Sonra en kötüsü oldu. Vedat işe gitti ve geri dönmedi. Kalp krizi. Fabrikanın önünde. Ambulans çabuk geldi ama kalbi dayanamadı. Benim destekçim, canımdan çok sevdiğim, sonsuzluğa uçup gitti. Kırk iki yıl birlikte yaşadık. Onsuz her şey gri ve boş geldi.
Kızlarım ağladı tabii. Cenazede yanımdaydılar. Sonra torunlarını alıp dediler ki:
“Anne, artık kreş zamanı geldi. Çok teşekkür ederiz, şimdi biraz dinlenebilirsin.”
Ben tek başıma kaldım. Evde ürkütücü bir sessizlik oldu. Ne Vedat’ın ayak sesleri, ne sesi, ne de çocukların kahkahaları… Ve anladım ki emekli maaşımla geçinemeyecektim. Faturalar, yiyecekler, ilaçlar… Hepsi çok ağırdı. İlaç almaya param yetmiyordu. Sustum. KBir gün kapı çaldığında umutla koştum, ama sadece rüzgârın savurduğu bir poşet takılmıştı kapıya.




