“Senin sandığın gibi biri değil…”
“Annemle babam hafta sonu gelecek,” dedi Elif, sözünü doğal bir tonda söylemeye çalışarak. “Seninle tanışmak için çok heyecanlılar.”
Kerem, o sırada ekmeğine vişne reçeli sürerken, donup kaldı. Bıçağı yavaşça kenara koydu.
“Harika,” dedi, zoraki bir gülümsemeyle. “Ben de… sevindim. Çok.”
Ama Elif onu çok iyi tanıyordu. Omuzlarının gerildiğini, bakışlarından kaçındığını hemen fark etti.
“Keremciğim, her şey güzel olacak,” diyerek elini tuttu, sesi yumuşak. “Seni sevecekler, göreceksin.”
O, hafifçe güldü, ama gözlerinde endişe ve güvensizlik okunuyordu.
“Elif’im, senin annenle baban kültürlü, terbiyeli insanlar… Bense, şu halime bak: sakal, dövmeler, kulak hızam. Onlar için kabus gibiyim.”
“Benim için dünyadaki en iyi kalpli insansın,” diye karşılık verdi Elif, sakin. “Onlar da bunu görecek, bekle ve gör.”
Bir sonraki hafta telaş içinde geçti. Elif, evi hazırlıyor, annesinin en sevdiği yemek tariflerini okuyor, her yeri pırıl pırıl yapıyordu. Kerem sessizce ona yardım ediyordu: yeni perdeler astı, taze çiçekler aldı, ama her akşam balkona çıkıp sigara içiyor, derin düşüncelere dalıyordu.
Ve nihayet o gün geldi. Elif, heyecanla masa önünde dolanıp duruyor, peçetelerin yerini defalarca düzeltiyordu. Kerem ise beyaz gömleğinin kollarını katlamış, aynanın karşısında saçlarını düzeltiyordu.
Kapı zili çaldı.
“Ben açarım,” diyerek derin bir nefes aldı ve koridora yürüdü.
Kapıda annesiyle babası duruyordu – Sevim Hanım ve Cemal Bey. Annesi, Kerem’e bakarken gözlerini fal taşı gibi açmış, karşısında bir hayalet varmış gibiydi. Babası kaşlarını çatmış, dövmeli kollarından kulak halkasına kadar süzdü onu.
“Merhaba,” dedi Kerem, sakin bir sesle elini uzatarak. “Ben Kerem. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Babası bir an duraksadıktan sonra elini sıktı, hafifçe başını eğdi. Sevim Hanım, havadaki gerginliği dağıtmak için ilk adımı attı:
“Haydi, içeri geçelim. Elif bizi bekliyor, değil mi?”
Elif mutfaktan çıktı, yüzünde gergin bir gülümsemeyle. Ailesine sıkıca sarıldı, sonra Kerem’in elini tutup içeri götürdü.
Yemek, ağır bir sessizlikte geçti. Annesi Kerem’e baktıkça, sanki bir bilmeceyi çözmeye çalışıyordu. Babası kısa, net sorular sordu: Mesleği ne? Ne zamandır birlikteler? Ailesi nerede yaşıyor?
Kerem, veteriner olduğunu söyleyince, annesi şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı:
“Veteriner mi? Beklemediğim bir şey. Görünüşün pek ele vermiyor.”
Kerem hafifçe gülümsedi:
“Evet, bunu sık duyuyorum. Ama dövmeler mesleğin önüne geçmiyor.”
Kısa bir sessizlik oldu, babası sordu:
“Peki neden hayvanlar?”
Kerem derin bir nefes aldı:
“Çocukken bir arabanın çarptığı bir köpek buldum. Ölmek üzereydi. Annemle onu kliniğe götürdük. Orada, bir doktorun konuşamayan bir canlı için nasıl çabaladığını ilk kez gördüm… O an anladım ki ben de bunu yapmalıyım.”
Cemal Bey, yumuşayan bir ifadeyle sorular sormaya başladı, hatta bir keresinde bir kediyi kanalizasyondan nasıl çıkardığını bile anlattı.
Akşam ilerledikçe hava iyice ısındı. Kerem, hayvanların iyiliği nasıl hissettiğini, diğerlerinin terk ettiği yavruları nasıl iyileştirdiğini anlattı.
Ayrılırken, Sevim Hanım ona sarıldı:
“İçtenliğin için teşekkürler,” dedi sessizce. “Yanılmışım.”
Cemal Bey ise elini sıkıca sıktı:
“Kızıma iyi bak. Bizim bir tanecik kızımız o.”
Kapı kapandığında, Kerem rahatlamış bir nefes verdi:
“Annenden dualar okumasını, üstüme kutsal su serpmesini bekliyordum.”
Elif güldü ve ona sarıldı:
“Onların seni seveceğini biliyordum. Çünkü sen en iyisin.”
Sessizce kucaklaştılar, pencerenin kenarında ise Kerem’in bir zamanlar kurtardığı turuncu bir yavru kedi tatlı tatlı uyuyordu.
“Yine de… hayat ne tuhaf bazen,” diye mırıldandı Kerem. “Sen ve bu minik olmasaydı, belki de hiç konuşmayacaktık.”
“Şimdi ise gelecekteki çocuklarımıza anlatacak bir hikayemiz var,” diye gülümsedi Elif.
“Ve benimle sağ salim tanışan ailen,” diye ekledi.
İkisi de güldü – hafif, içten, gerçek mutluluğun olduğu gibi kabul edilmek olduğunu bilerek.




