Bazen insanlar, ailenin her zaman neşe demek olduğunu düşünür. Eğer biri kapınıza pasta, çocuklar ve gülücüklerle gelirse, hepimizin masayı donatması, kendi işlerini unutup misafirperver bir ev sahibi rolü oynaması gerektiğine inanırlar. Peki ya yapmazsanız? O zaman nankör, kaba ve ilişkileri yürütemeyen biri olursunuz. Ancak kimse, bu gösterişli aile yakınlığının ardında genellikle küstahlık, saygısızlık ve basit bir çıkar ilişkisi yattığını düşünmez.
Bu hikayeyi birinci ağızdan anlatmak istiyorum. Eşimle birlikte İzmir’e yeni taşındığımızda ve hayatımızı düzene sokmaya çalıştığımız zamanda başımıza geldi.
Şehrin sakin bir semtinde şirin iki odalı bir daire kiraladık. İkimiz de işlerimizle meşguldük, ev işlerini hallediyorduk ve genel olarak gereksiz sosyal ilişkilere girmemeye özen gösteriyorduk. Ben kalabalık ortamları sevmiyordum, hele ki bol yemekli, çığlık çığlığa çocukların olduğu aile sohbetlerini hiç sevmiyordum. Ancak herkesin hayatında, senin evini kendi yazılığı, seni de ücretsiz hizmetçisi gibi gören biri vardır.
Bizimkisi de eşimin kız kardeşi, Melike oldu. Başta her şey tatlıydı: Kocası ve çocuklarıyla “bir çay içmek” için geliyor, yoldan aldığı kurabiyeleri getiriyor ve genel olarak nazik davranıyordu. Ama çok geçmeden her şey değişti. Melike gitgide daha sık gelmeye başladı—ve her zaman habersiz.
“Merhaba! Bugün uğrayacağız, sakıncası yok değil mi? Hadi masayı hazırla, bir saat sonra oradayız!” diyen telefonlar artık normal hale gelmişti. Soruyormuş gibi yapıyor ama cevabımı beklemiyordu. Hayır denmesini kabul etmiyordu. Hastaysam, meşgulüm ya da sadece dinlenmek istiyorsam bile umursamıyordu.
Kendisi tek gelse neyse. Ama hayır. Kocası, üç gürültücü çocuğu, bazen de köpekleriyle geliyordu. Yanlarında bir elma bile getirmiyorlardı. Akşama kadar oturuyor, buzdolabında ne varsa yiyor ve ardlarında bir dağ bulaşık ile beni bitkin bir halde bırakarak gidiyorlardı.
Bayramlardan, yılbaşından, herhangi bir tatilden nefret etmeye başlamıştım. Yemek hazırlıyor, gülümsüyor, sabrediyor, gece yarısına kadar temizlik yapıyor ve ertesi gün işe gidiyordum. Eşim sessiz kalıyordu. Tartışmalardan hoşlanmıyor ve “o senin kız kardeşin, biraz katlan” diyordu.
Derken bir gün dayanamadım. Bunu şimdi durdurmazsam daha kötü olacağını anladım. Melike’yi aradım ve dediğim tek şey şuydu:
“Melike, bugün biz size geleceğiz. Masayı hazırla, bol bol yemek yap—bir de yanımıza tabak alacağız bu arada. Çocuklar için de tatlı bir şeyler hazırlarsan iyi olur, arkadaşımla birlikte aç geldik.”
“Şey… belki başka zaman?” diye kekeledi.
“Yola çıktık bile. Yirmi dakikaya oradayız,” diyerek telefonu kapattım.
Eşim bunu duyunca kıyameti kopardı ve bu “provokasyonda” yer almayacağını söyledi. Israr etmedim. Arkadaşım Ayşe’yi aldım—o hemen kabul etti—ve iki küçük çocuğunu da yapıştırıp Melike’nin evine doğru yola koyulduk.
Perdenin arkasından bir silüetin hareket ettiğini gördüm. Pencerenin önünde duruyordu. Ama kapıyı açmadı. Ne tıklattığımızda ne de zile bastığımızda. Tül hafifçe kıpırdadı ve durdu. Gülümsedim.
Ayşe’yle birlikte bir kafeye gittik. Makarna, tatlı ve birer kadeh şarap söyledik. Kahkaha attık. Çocuklar gürültü yapıyordu ama içim huzurluydu. Sonunda, evime, sınırlarıma ve hayatımda kimin olacağına ben yapabileceğim bir an yaşadım.
O günden sonra Melike bir daha aramadı. Habersiz gelmedi. Ne bayramlarda ne de herhangi bir gün. Eşim biraz gücense de sonunda kabul etti. Ben ise rahat bir nefes aldım.
Biliyor musunuz, her zaman iyi olmak zorunda değilsiniz. Bazen kendinizi korumak için bir nokta koymanız gerekir. Ya da en azından, kapınıza kibarca vurmak yerine çizmeleriyle girenlere o kapıyı nasıl kapatacağınızı öğrenmelisiniz.
Ben doğru olanı yaptığımı düşünüyorum. Ya siz?




