Kız kardeşimle yirmi yıldan fazla konuşmadık. Şimdi ise bana gelip yaşamak istediğini söylüyor… Ne yapacağımı bilemiyorum.
Adım Nergis. Kırk yaşındayım, bir ailem var: iki oğlum, sevgili eşim, İstanbul’da rahat bir dairemiz ve her yaz gittiğimiz Sapanca’da bir yazlığımız var. Her şey yolunda gibi görünüyordu. Ama şimdi öyle bir kararın eşiğindeyim ki içim rahat etmiyor. Çünkü bu karar, kız kardeşimle ilgili – aramızda sadece mesafe değil, yılların suskunluğu, kırgınlıkları ve acısı var.
Beş yaşındayken babamı kaybettik. On yıl sonra da annem kansere yenik düştü. Tek başıma kaldım. Ablam Zehra o zamanlar yirmi üç yaşındaydı, yetişkin bir kadındı. Annem ölmeden önce ona, beni bırakmaması için yalvardı. Zehra vesayetimi üstlendi ve birlikte aile evinde kaldık. Ancak o zamanları ev gibi hatırlamak zor…
Ben asi, öfkeli, kaybolmuş bir ergendim. Zehra ise sert, soğuk ve mesafeliydi. Beni hiç kucaklamadı, bir defa bile sıcak bir söz söylemedi. Bağırmazdı ama gözlerindeki o boş bakış her şeyi anlatırdı. Yastığıma gömülüp ağladığım geceleri hatırlıyorum, tek istediğim o bunaltıcı evden kaçmaktı.
On yedi yaşıma geldiğimde birine âşık oldum. Sevgilimi eve getirdim. Ancak Zehra’nın kocası –o sıralar Murat’la evliydi– onu sertçe kovdu. Ardından Zehra hiçbir şey olmamış gibi, “Beğenmiyorsan gidebilirsin,” dedi. Eşyalarımı toplayıp gittim. Kimse arkamdan seslenmedi. Kimse aramadı. Kimse beni arayıp sormadı.
Oğuz’la uzun süre birlikte olamadık – kendini olduğundan farklı gösteren biri çıktı. Ailesinin evinde yaşadık, zor günler geçirdik. Sonunda yollarımızı ayırdık. Ablama geri dönmeyi istemedim. O sıralar hamileydi, zaten yaşananlardan sonra orada bana yer olmadığını biliyordum.
Ankara’ya taşındım, bir markette tezgahtar olarak işe girdim, yurtta kaldım. Zordu, korkuyordum ama her fırsata tutundum. Sonra Cemal’le tanıştım. Sakin, iyi yürekli, güvenilir bir adamdı. Evlendik. İki oğlumuz oldu. Zamanla kredi çekip bir daire aldık, araba aldık, sonra da Sapanca’da küçük ama şirin bir yazlık.
Ablam mı? Yıllarca ondan haber almadım. Sadece kulaktan dolma şeyler duydum: Murat’la iyi gidiyormuş, işleri varmış, geniş bir evleri, rahat bir hayatları varmış. Sonra bir anda her şey değişti. Murat içkiye başlamış, Zehra boşanmış, evi satmışlar, parayı bölüşmüşler. Kızıyla birlikte küçük bir eve taşınmış.
Ben karışmadım. Herkesin kendi hayatı, kendi kaderi var. Ama birkaç ay önce ortak bir tanıdığımız mesaj attı: Zehra’nın kızı evlenmiş. Ve… annesini evden çıkarmış. Geri dönüş hakkı vermeden, direkt kapı dışarı etmiş.
Sonra aramalar başladı. Mesajlar. Mektuplar. Zehra. Yirmi yıldır konuşmadığım ablam. “Beni affet…”, “Hastayım…”, “Gidecek yerim yok…”, “Yazlığında yaşamama izin ver…”. Okuyorum ve ne hissettiğimi bilmiyorum. Acıma mı? Öfke mi? Yoksa hiçlik mi?
Eşim diyor ki: “Bırak kalsın. Biz zaten yazın gidiyoruz. Sonuçta aileden biri.” Ben susuyorum. Düşünüyorum. Kendimi hatırlıyorum – on yedi yaşında, bavulumla birlikte o evin kapısında dikilmiş, yaşayıp yaşamayacağımı umursamayan bir yer.
Affettim. Gerçekten. Kin tutmuyorum. Ama onu yeniden kabul etmek, bir zamanlar beni hayatından silmiş birini geri almhayatıma yeniden sokmak demek, ama yine de onu kapının önünde bırakacak gücü de bulamıyorum.




