Yaşlı kadın, elindeki küçük bohçasıyla yalnızlığa hazırlanıyordu… Ancak önünde ihanet değil, mutluluk vardı.
Hayat, her yaşta acıtmayı bilir. Özellikle de yaşlılıkta. Ömrünü vermiş, elinden geleni yapmış, sonra bir bakmışsın yapayalnız kalmışsın. Çaresiz. Muhtaç. İhtiyaç duyulmayan. Yalnızlıktan daha kötüsü, senin için yaşadıklarının sana ihanet etmesidir. Ve Emine Hanım, bunun zamanının geldiğinden emindi.
O gün, odasında oturmuş, mutfakta gelini Ayşe’nin telaşını dinlerken geçmişi düşünüyordu. Üç yıl önce kaybettiği oğlu Ahmet’i, çalışmak için İstanbul’a giden ve neredeyse hiç aramayan torunu Kerem’i, kendisini ise yaşlı, beceriksiz ve hep yanlış zamanda diye görüyordu. Kendini yük gibi hissediyordu. Bu yüzden, Ayşe’nin soğuk bir ifadeyle odasına girmesi onu şaşırtmadı:
“Emine Hanım, hazırlanın. Sizi bir yere götürmek istiyorum. Orada mutlu olacağınızı düşünüyorum.”
Yaşlı kadının yüreği ağzına geldi. Kalbi sıkıştı, parmakları koltuğun kenarına yapıştı.
“Nereye?” diye boğuk bir sesle sordu.
“Birazdan öğrenirsiniz,” diye kaçamak bir cevap verdi Ayşe, kaynanasının gözlerine bakmadan.
Bu sözler en kötü korkusunu doğruladı. Emine Hanım böyle şeylerin olduğunu biliyordu. Önce sabrederler, sonra sinirlenirler, en sonunda da sessizce, kavgasız gürültüsüz götürürlerdi. O evlerden geri dönülmezdi. İlaç kokusu ve hüznün sardığı, kimsenin elini tutmadığı, “anne” demediği yerlerden…
Oğlu Ahmet vefat edince Emine Hanım evini satmış, parası tedavilere, hastanelere, uykusuz gecelere gitmişti. Ahmet gidince tamamen yapayalnız kalmıştı. Gidecek bir yeri yoktu ve Ayşe onu yanında kalmaya razı etmişti. Aralarındaki ilişki hep gergindi. Ama torunu Elif -onun göz bebeği- babaannesini gerçekten seviyordu ve bu sevgi, onun yalnız yaşlılığını biraz olsun hafifletiyordu.
“Elif’le vedalaşabilir miyim?” diye sessizce sordu Emine Hanım, hırkasının eteğini buruşturarak.
“Tabii,” dedi Ayşe şaşırarak. “Ama acele edelim.”
Topraklanması çabuk oldu. Eşyaları azdı. Küçük, eski bir bohçaya sahip olan her şeyini özenle yerleştirdi. Kapıda bir an durdu, pervaza elini sürdü, duvarlara dokundu -sanki veda ediyormuş gibi. Sonra Ayşe’nin peşine takıldı. Küçük, ağır adımlarla, neredeyse sessizce.
Yol boyunca Emine Hanım yere bakıyordu. Evlerin, arabaların, insanların gözünün önünden geçip gitmesini görmek istemiyordu. Umurunda değildi. Bir hüküm gibi gidiyordu. Sadece Ayşe’nin neden bu kadar sabrettiğini, neden onu daha önce kovmadığını düşünüyordu.
“Geldik,” dedi Ayşe.
Yaşlı kadın başını kaldırdı. Ve anlamadı. Etrafı resim gibi güzeldi: orman, dere, uzakta dağlar. Çam ve tazelik kokusu vardı. Dikenli teller, güvenlik görevlileri, hemşireler yoktu. Sadece küçük ve şirin bir ev, eski bir kartpostaldan fırlamış gibi.
“Bu ne?” diye kekeledi Emine Hanım.
Ayşe derin bir nefes alıp dedi ki:
“Ahmet bana hep dağların ve derenin yanında bir evde yaşamayı hayal ettiğinizi anlatırdı. Bu hayalini gerçekleştirmek için uzun süre düşündüm. Evimi sattım ve burayı aldık. Artık hep birlikte burada yaşayacağız. Elif büyüdü, ona şehirde bir daire alacağız, hayatına başlasın diye. Siz ise… burada gerçekten mutlu olacaksınız. Söylemediğim için özür dilerim, sürpriz yapmak istedim.”
Emine Hanım donup kaldı. İnanamadı. Anlamadı. Sadece küçük bohçasını can simidi gibi sıkıca tutarak gelinine baktı. Sonra ağlamaya başladı. Acıdan değil. Korkudan değil. DuDuydum, anlaşıldım ve sonunda sevildiğimi hissettim.




