Adım Elif, altı yıldır evliyim. Kocam Emre, yardımsever, çalışkan, elinden her iş gelen ve iyi kalpli bir adam. Her şey güzel olabilirdi, eğer bu “altın” ellerinden çıkan her şey kendi ailesi dışındaki akrabalarına gitmeseydi.
Emre’nin geniş bir ailesi var. Annesi, erkek kardeşi, iki teyzesi, kuzenleri ve hatta uzak akrabaları… Hepsinin mutlaka bir derdi vardır ve bu dertlerin çözümü sadece kocamda bulunur. Üstelik bir hafta sonra değil, tatilde değil, hemen şimdi! Gece yarısı. Ya evlilik yıl dönümümüzde, ya da oğlumuz ateşlendiğinde.
Evlenmeden önce ailesiyle sıcak ilişkileri olduğunu biliyordum, ama bu “aile bağlılığının” gerçek boyutunu evlenip onun memleketine taşındıktan sonra anladım. Büyükanneden kalan mütevazı bir evimiz oldu. Akrabalar, Emre’ye iş bulma konusunda yardım edeceklerini söylemişti, ben de taşınmaya hevesle razı oldum. İki ay sonra düğünümüzü yaptık.
Başta onun bu “şuraya git, buraya yardım et” telaşını düğün hazırlıklarına ve eve alışmaya bağladım. Ama sonra işler daha da arttı. Emre, günün yarısını annesinin bahçesinde çapa yaparak geçirir, sonra 20 kilometre ötedeki abisinin çatısını tamir eder, gece yarısı da dayısını eczaneye götürürdü. Sabah bitkin düşer, “Çok yoruldum” diye söylenirdi. Ben de onu biraz olsun rahatlatmaya çalışırdım—yatakta kahvaltı, sessizlik, huzur. Ama biraz dinlenir dinlenmez telefon çalardı. Ve yine koşardı.
Sessiz kaldım. Sabrettim. Bunun geçeceğini umdum. Artık bir ailesi olduğunu, benim olduğumu, evimizin de bakım gerektirdiğini anlayacağını düşündüm. Ama olmadı. Onun tüm enerjisi oraya gidiyordu. Ben tek başıma temizlik, tadilat, mobilya seçimi ve günlük işlerle boğuştum. Duvar kağıtlarını ben yapıştırdım. Mobilyaları ben taşıdım. Bulaşık makinesini benim çağırdığım tamirci bağladı. Çünkü Emre’nin vakti yoktu.
Bağırarak tepki göstermedim. Sakince konuştum. Ona eşi olduğumu, ev arkadaşı olmadığımı hatırlattım. Başını sallar, ellerimi öper, “Anla beni” der, neredeyse ağlardı—akrabalarına hayır diyemediğini söylerdi.
Hamile kaldığımda, her şeyin değişeceğini sandım. Onun eşi olarak artık değerliydim. Çantalarımı taşıdı, yemek yaptı, doktora götürdü. Gerçekten yakınlaşmıştık. Ama bir ay sonra her şey eski haline döndü. Toksikoz bitince, yine teyze, yine abi, yine annesinin musluğu akıyor ve sadece Emre kurtarabilirdi.
“Şimdi onlara yardım ediyorum,” derdi savunmaya geçerek. “Ama bize ihtiyacımız olunca onlar da bize yardım ederler.”
Ama yıllar geçti, hiçbiri bize yardım etmedi. Oğlumuz doğdu, ilk ay Emre ilgiliydi. Sonra yine kayboldu. Tek başıma uyandım, tek başıma uyudum. Bebek arabasıyla tek başıma gezindim. O, dayısının inşaatındaydı, teyzesinin alışverişindeydi, kuzeninin dolabını taşımakla meşguldü. Ne zaman arasalar, giderdi. Bizim çamaşır makinesi bozuldu—akrabadan olan tamirci “vakit bulamadı,” başka bir usta çağırmak zorunda kaldım.
Ve en acı olan ne biliyor musun? Tüm aile bir araya gelince, Emre’yi övüyorlar: “Ne mükemmel adam! Altın gibi! Her şeyi yapar, herkesi kurtarır!” Ben de yanında oturup zoraki gülümsüyorum. Çünkü biliyorum ki onlar bir kahraman görüyor, ama benimle yaşayan adamın bana ayıracak ne vakti var ne de gücü.
Konuşmaya çalıştım. “Bütün mesele kafanda,” diye savuşturdu. “Her şeyin var. Daha ne istiyorsun?”
Ben ise basit bir şey istiyorum: Kocamın evde olmasını. Oğlumuzun büyüdüğünü görmesini. Bizim de “acil işlerimiz” olmasını, “sonra” diyemeyeceği. Kendimi kendi kocamın hayatında fazlalık gibi hissetmemek istiyorum.
Bazen bir gölge gibi hissediyorum. Akşam yemeğini getirip sessizce onu bir başka “kahramanlığa” uğurlayan kadınım. Anlaşılan, ona bu yetiyor.
Ama bana yetmiyor…




