İhanetin Yankısı: Bir Aşk ve Affetme Hikayesi

Yasemin bahçede çiçekleri suluyordu ki komşusu Ayşe yanına geldi. Laf arasında, çaktırmadan bir laf attı:

“Yasemin, senin Ahmet’i hiç mi doyurmuyorsun? O, bu arada, Sevgi Hanım’da akşam yemeği yiyor…”

Yasemin donakaldı. Elleri boşluğa düştü.

“Ayşe, sen ne diyorsun?!”

“Ne diyorsam onu diyorum, kendi gözlerimle gördüm,” diye sırıttı Ayşe. “Dün öğretmenin evine oğlumun durumunu konuşmaya gittim. Pencereye yaklaştım, bir de ne göreyim? Senin Ahmet, masada onunla oturmuş, aile gibi. Ben kapıyı çalınca da masanın altına saklandı.”

“İnanmıyorum. Uyduruyorsun,” dedi Yasemin ama sırtından bir ürperti geçti.

“Benim yalan söylememe ne gerek var? İnanmıyorsan inanma. Ama sonra şaşırma sakın.”

Yasemin inanmadan edemedi. Üstelik Ahmet son zamanlarda sofraya bile oturmuyordu. Üç gündür işten geliyor, “Çok yoruldum, aç değilim,” diyordu. Ne çorbaya dokunuyordu ne köfteye.

O gece, Ahmet erkenden uyuyunca Yasemin gözüne uyku girmedi. Ay ışığında onun yüzüne baktı ve aklındaki düşüncelerle savaştı. “Olamaz… Olamaz…”

Ertesi gün Ahmet’i yine bekledi bekledi, gelmedi. Yemek soğudu. Yasemin daha fazla dayanamadı, üstüne bir hırka atıp Sevgi Hanım’ın evine koştu.

Kapının önünde duraksadı. Sessizlik… Sadece holde bir ışık yanıyordu. Ama o ceket neydi? Ahmet’inkine benziyordu. Hem de çok… Birden aklına geldi: Kızları Elif daha yeni nakış öğrenmişti ve gururla babasının ceketinin astarına küçük karanfiller işlemişti. Yasemin titreyen elleriyle ceketin içini çevirdi. Minik, işlenmiş çiçekler gözlerine bir hakikat çığlığı gibi saplandı. Kalbi deli gibi çarptı. Bacakları boşaldı, yere çöktü. Gözyaşları kendiliğinden aktı.

Bir dakika sonra Ahmet holde belirdi. Üstü başı dağınık, mahcup…

“Yasemin… Yanlış anlıyorsun…”

“Sen burada ne yapıyorsun, anatomi mi çalışıyorsun? Yoksa matematik dersleri mi veriyorsun gecenin bu saatinde?” Yasemin ayağa kalktı ve sesi öfkeden çok acıyla doluydu. “Ben salak gibi yorulduğuna inanıyordum… Oysa sen onunla masadaymışsın! Üstelik yakalanınca da masanın altına saklanıyormuşsun!”

Ahmet peşinden koştu ama Yasemin caddeyi geçmişti bile.

“Yasemin, ne olur affet! İnsanlar görüyor!”

“Baksınlar! Ben kimsenin yatağına girmediğim için utanmıyorum. Utanacak olan sensin! Ve o!”

Sevgi Hanım köyde “şehirli hanımefendi” havalarıyla yaşıyordu. Köylüler onun için bir hiçti. Dört ailenin yaşadığı ortak bir evde oturuyor, şehre dönmek için gün sayıyordu. Ne komşuları umurundaydı ne gündelik işler, hatta öğrencileri bile… Ta ki evin basamağı kırılana kadar. O zaman kapının önünde hüngür hüngür ağlamıştı. Tam o sırada Ahmet oradan geçiyordu. Yardım etti, basamağı tamir etti. Sonra da çay içmek için içeri girdi.

İşte her şey böyle başlamıştı.

Önce marketten alınan kurabiyeler… Sonra köfteler… Derken mutfak masasında geçirilen sıcak akşamlar… Sevgi, Ahmet’e âşık değildi ama yalnızlık da çekilmiyordu. Ahmet ise gururluydu. Öğretmen! Onunla aynı masadaydı!

Ama şimdi her şey su yüzüne çıkmıştı.

Yasemin yastığa gömülmüş ağlıyordu. Dokuz yaşındaki Elif ve altı yaşındaki Duru, annelerinin neden ağladığını anlamadan yanına sokulup onunla birlikte ağladılar.

Boşanmak mı? Peki nereye gidecekti? Akrabası yoktu. Köyde dedikodular… İşleri de pek iyi değildi.

Ahmet suçluluk duyuyordu. Günlerce Yasemin’e yaklaşmadı. Kendi yemeğini kendi yaptı, çamaşırını kendi yıkadı. Defalarca konuşmaya çalıştı, özür diledi, yalvardı ama Yasemin direndi.

“Git öğretmenine. Ben sana uygun değilim.”

“Yasemin… Kızlarımız için…”

“Çocukları bahane etme! Artık onları alet etme hakkın yok!”

İki ay geçti. Okul bitti. Sevgi Hanım köyü terk etti. Eşyalarını toplayıp şehre döndü. Yasemin ve Ahmet’in evindeyse buz gibi bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Ağustos. Yazın son haftası. Kızlar bahçede oynuyordu.

“Elif! Duru!” diye seslendi Yasemin pencereden.

Kızlar koşarak içeri girdi. Anneleri bir bohça uzattı:

“Babanıza götürün bunu tarlaya, öğren yemeği.”

Elif ve Duru tarlaya doğru koştular. Ahmet’in traktörü tarlanın ortasındaydı. Kızlar ellerini sallayarak ona doğru ilerlediler.

“Baba! Annem yemek iAhmet, kızlarının getirdiği bohçayı açarken içinde bir de küçük bir not buldu: “Kızların babasına ihtiyacı var, eve dön artık.”

Rate article
Lifequest
İhanetin Yankısı: Bir Aşk ve Affetme Hikayesi