Büyükanne torununun onu evden atmak istediğini öğrenince hemen evi sattı ve Avrupa’ya gitti.
Şunu her geçen gün daha iyi anlıyorum: Hiçbir akrabalık bağı, sevgi, saygı ve şefkati garanti etmez. Bizim ailede de öyle bir olay yaşandı ki, hâlâ içim titriyor—torununun büyükannesini kendi evinden nasıl neredeyse attığının hikâyesi. Ama o hepimizden akıllı çıktı ve öyle bir hamle yaptı ki, şimdi kimisi saçını başını yoluyor, kimisi ise onun gücüne ve karakterine hayran kalıyor.
Tanıştırayım: Büyükannemizin adı Sevgi Hanım. Yetmiş beş yaşında, hayat dolu, bilge ve yaşama sevinciyle dolu bir kadın. Uzun bir çalışma hayatı, iki çocuk yetiştirmiş olmanın yorgunluğu, herkese yardım etmiş bir ömür… Kocası vefat ettikten sonra, Konya’nın merkezindeki geniş üç odalı evinde yalnız kalmıştı. İşte bu eve, torunu—eşimin kardeşi—Mehmet gözünü dikmişti.
Mehmet, eşi ve üç çocuğuyla uzun zamandır kayınvalidesinin evinde tıkış tepiş yaşıyordu. Dar, gürültülü, her gün kavga… Kendi ev almayı ise hiç düşünmüyorlardı: “Kredi çekmeye ne gerek var? Büyükanne zaten bir gün ölecek, ev de bize kalacak.” Bunu açıkça söylemeseler de, Mehmet’in ve eşi Ayşe’nin her bakışından, her sırıtışından belli oluyordu.
Ama Sevgi Hanım’ın hayata dair başka planları vardı. Hiç şikayet etmez, aktif bir hayat sürerdi—konserlere gider, müzeleri gezer, hatta flört bile ederdi, ki bu Mehmet’i çileden çıkarıyordu. Anlam veremiyordu: “Bu yaşta televizyon başında oturup ölümü beklemeliydi, ama o hâlâ gezip duruyor!” Büyükannesinin ölümünü beklemek artık sıkıcı gelmeye başlamıştı. Sonunda Mehmet “iyilikle” evi kendisine devretmesini, kendisinin de huzurevine taşınmasını teklif etti. “Orada sana daha iyi bakarız, doktorlar da var, burada bize engel oluyorsun,” gibi ‘ikna edici’ argümanlarla…
Büyükanne bunu duyunca sessizce kalktı, odasına gidip kapıyı kilitledi. Ertesi gün ise bizim evdeydi—ben ve eşimin yanında. Mehmet’in niyetlerini zaten biliyorduk, daha önce de ona bizimle yaşamasını, evini kiraya verip hayalini kurduğu Japonya gezisi için para biriktirmesini önermiştik. Sevgi Hanım tereddüt ediyordu, ama torununun bu sözlerinden sonra kararını verdi.
Ona evi kiraya vermek için yardım ettik—kiracılar da güvenilir çıktı. Büyükannem para biriktirmeye başladı. Derken Mehmet patladı: telefonla arayıp kavga çıkardı, eşimi “büyükannemin beynini yıkamakla” suçladı ve kiradan payını istedi! Ayşe de sık sık bize gelmeye başladı, önce çocuklarıyla, sonra yalnız… Geveze geveze konuşup “sevgili büyükannemin sağlığını” soruyordu. Ama niyeti belliydi—büyükannenin ölümünü bekliyor, evi ele geçirmek istiyordu.
Ama hayat onlara oyun oynadı.
Sevgi Hanım Japonya’ya uçtu. Kyoto’da kiraz çiçeklerini seyrederken çektiği fotoğrafları gönderirken gözleri ışıl ışıldı. Döndüğünde de durmadı. “Daha fazlasını istiyorum,” dedi. Biz de eşimle birlikte evini satıp şehrin kenarında küçük bir daire almasını, kalan parayla da gezilerine devam etmesini önerdik.
Üç odalı evini sattı, yeni bir semtte şirin bir stüdyo daire aldı. Kalan parayla da Avrupa’ya gitti: İtalya, Almanya derken Fransa’da bir adamla tanıştı. Pierre adında dul bir emekliydi. Bir gezi sırasında karşılaşmışlar, bir ay sonra da… evlenmişlerdi. Evet, kulağa inanılmaz geliyor, ama biz bile düğünlerine gittik. Paris yakınlarında küçük bir tören, şampanya, mumlar, kahkahalar… Çok dokunaklı ve güzeldi.
Peki ya Mehmet? Yine ortaya çıktı. Bu sefer büyükannesinden… yeni dairesini istiyordu! “Eşinle yaşıyorsun, bize ver şu stüdyoyu!” diye ağlıyordu telefonda. Üç çocukla o küçücük daireye nasıl sığacaklarını hâlâ anlamıyorum.
Büyükanne sadece gülümsedi: “Gelmek isterseniz, Pierre’le bizim kocaman bir terasımız var, buyrun.”
Şimdi sık sık konuşuyoruz. Mutlu. “Hayatımda ilk kez kendim için yaşıyorum,” diyor. Bizden bir şey istemiyor, ama hep bir aradayız. Bu hikâyedeki en korkunç şey ne biliyor musun? Mehmet’lerin onun ölümünü beklemesi değil. Onu bir insan olarak görememeleri. Tek gördükleri metrekarelerdi.
Yani ders şu: İnsanı ev güzelleştirmez, güzelleştiren şey iyilik ve sevgidir. Eğer ailenizden çok mülkünüzü önemserseniz, sonunda elinizde hiçbir şey kalmayabilir.




