Küçük bir Karadeniz kasabasında, sis yüklü kış akşamlarının sessizliğini bozan tek şey kapalı kapılar ardında yaşanan aile dramlarıydı. Hayatım, neredeyse kocamın ihaneti yüzünden parampara oluyordu. Ben, Ayşe, neredeyse 17 yılımı Mehmet’le geçirmiş, kızımızı büyütmüş, ailemize inanmıştım. Ama onun beklenmedik dönüşü ve boşanma isteği, yüreğimi parçaladı. Sadece annemin öğüdü, umutsuzluğa düşmemi engelledi ve neredeyse kaybettiğim şeyi geri almama yardım etti.
Mehmet’le gençliğimizden beri birlikteydik. Kızımız, Elif, hayatımızın ışığı oldu. Lüks içinde yüzmüyorduk ama ihtiyacımız olan her şey vardı ve ben mutluydum. Dedemden kalan şirin, iki odalı bir evde yaşıyorduk. Hiç şikâyet etmedim ama Mehmet hep daha fazlasını istedi. Norveç’te bir iş teklifi alınca, bunun hayatımızı değiştirecek bir fırsat olduğuna karşı çıktım.
Kalp sesimi dinledim, ayrılığın bizi yıkacağını biliyordum. Ama bizim evde son söz hep Mehmet’indi. «Ev almak için gidiyorum» dedi. «Elif büyüyecek, evlenecek, ona bir ev alacağız. Düğün parası biriktireceğiz. Araba da değişecek. Başka çaremiz yok.» Korku içime işlese de boyun eğdim.
Ayrılığın ilk ayları zor, ama güzel umutlarla doluydu. Her gün konuşuyorduğumuz mesajlaşıyorduk. Özlediğini söylüyor, tatlı sözler fısıldıyordu; ben de onu elimden geldiğince destekliyordum. Her şeyi bizim için, Elif’in geleceği için yaptığını söylüyordu. Ama altı yıl sonra bir şeyler değişti. Bunu hissediyordum—kadın seyitmeyi yanılmaz!
Mehmet soğuklaşmıştı. Konuşmalarımız birkaç dakikaya düşmüş, hep yorgun, hep meşgul bahaneleri gelmişti. Bir zamanlar sıcak olan sesi artık yabancıydı. İhanet düşüncelerini kovmaya çalıştığım halde, karanlık gölgeler gibi geri dönüyorlardı. On yedi yıllık aşkımızı nasıl unutabilirdi? O ailesi için, evi için, kızı için gitmişti! Ama şüpheler büyüdü… En kötüsünden korkuyordum.
İki yıl geçti. Mehmet artık neredeyse hiç aramıyordu—iki üç ayda bir mesaj, o kadar. Anladım: başkası var. Bu düşünce sanki ciğerime yumruk yemiş gibiydi. Geceleri uyuyamadım, Elif’le ben burada onu beklerken, onun yeni bir hayat kurduğunu hayal ettim. Onu geri getirmenin yollarını düşündüm. Hatta hasta numarası yapmayı düşündüm, sırf gelsin diye. Ama gerek kalmadı. Mehmet kendisi aradı, «Yakında dönüyorum» dedi. İçimdeki ses bağırıyordu: Bu hayırlı bir şey değil!
Onun gelişine bir savaş gibi hazırlandım. Annemi çağırdım, yanımda olsun diye söyledi: «Her şeyi yap, ailene geri dönsün» dedi. Sonra beklenmedik bir öğüt verdi—kurtuluşum oldu: «Eğer başka biri var derse, pes etme. İnanmadığını söyle. Ona, senin kadar iyi kimsenin olamayacağını göster! Onun için savaş!»
Bu sözleri bir can simidi gibi sıkı sıkı tutundum. Ama korku peşimi bırakmadı—Norveç’te bir kadın olduğunu biliyordum. Mehmet eve adımını attığında, kalbim durdu. Yorgun görünüyordu ama yabancıydı. Bir saat geçmeden patladı: «Ayşe, boşanmak istiyorum. Norveç’te biriyle tanıştım. Birbirimizi seviyoruz, evleneceğiz.»
Dünyam yıkılmıştı. Ama annemin tavsiyesini hatırladım. «İnanmıyorum» dedim, gözlerinin içine bakarak. Mehmet şaşkına döndü. Kendinden emin ifadesi kaybolmuştu. «Neye inanmıyorsun?» diye kekelendi. «Başkası olduğuna» dedim. «Çünkü sen gibi bir adam, on yedi yılını geçirdiği kadını bırakmaz. Hayallerimizi, kızımızı ihanet etmez.»
Sözlerim hedefine ulaşmıştı. Mehmet bana bakakaldı, ne diyeceğini bilemiyordu. «Sonra konuşuruz» diye mırıldandı ve odadan çıktı. İlk zafer bendeydi. Gözyaşlarımı sıyırdım ve anladım: savaşmaya devam etmem gerek. Ona ihaneti yüzüne vurmadım, kavga çıkarmadım. Bunun yerine, gelecekten, planlarımızdan, Elif’in okulu bitirmesindenSonra bir akşam, Mehmet sessizce yanıma oturdu ve bana sarılarak, “Hatanın büyüğünü ben yaptım, affet beni” dedi.




