Güneydeki küçük bir kasabada, eski apartmanların aile sırlarını sakladığı bir yerde, hayatım kızıma ve torunlarıma olan sevgimle doluyken acı bir hayal kırıklığına dönüştü. Ben, Emine, kızım ve ikiz torunlarımın yanında olmak için her şeyi geride bıraktım, ama kendi evimde yabancı gibi hissediyorum. Gelinimin oğlu benim evimi işgal etti, ben ise bir hizmetçi gibi kendi hayatımın kenarına itildim.
Kızım Ayşe’nin Deniz ve Derin adlı ikizleri doğduğunda, ona destek olmam gerektiğini anladım. Kocası Mehmet’le birlikte İzmir’de kiracı olarak yaşıyorlardı. Hiç düşünmeden, küçük kasabamdaki rahat iki odalı dairemi bırakıp onların yanına taşındım. Yemek yapar, temizlik yapar, torunlarımla ilgilenirdim ki Ayşe biraz nefes alabilsin. Bunu hem bir ödev hem de sevgiyle yaptım.
Ama İzmir’de beklenmedik bir şeyle karşılaştım. Mehmet’in ablacısı Sevil sık sık onların hayatına müdahale ediyordu. 22 yaşındaki oğlu Can, bir anda benim evime yerleşiverdi. Sevil, Ayşe ve Mehmet’i “geçici bir süre” orada kalmasına ikna etmişti, ta ki Can İzmir’de iş bulana kadar. Buna karşı çıktım—bu benim evimdi, benim mülkümdü—ama kızım yalvardı: “Anne, çok sürmez, onlar aileden.” Ben de boyun eğdim, yardıma ihtiyaç kalmayınca eve dönebileceğimi düşündüm.
İki yıl geçti. Deniz ve Derin iki yaşına girdi, ben hâlâ kızımın daracık kiralık evinde, salondaki portatif yatakta uyuyorum. Hayatım bitmeyen bir çamaşır, temizlik, yemek döngüsüne dönüştü. Ayşe ve Mehmet teşekkür ediyor, ama kendimi ailenin bir üyesi değil, ücretsiz bir hizmetçi gibi hissediyorum. Daha kötüsü, benim evim, benim tek sığınağım, artık Can’ın oldu.
Can orada yalnız yaşamıyor. Bir de kız arkadaşı Ece’yi getirmiş, evi kendi malı gibi kullanıyorlar. Yıllarca özenle sakladığım eşyalar eskimiş, duvarlar lekelenmiş, benim eşyalarım ise depoda bir köşeye atılmış. Can’ın aidat bile ödemediğini öğrendim—ben, emekli maaşımla, evimi kaybetmemek için ödüyorum. Bir gidip kontrol etmek istediğimde soğuk bir ifadeyle karşıladı: “Emine Teyze, merak etmeyin, her şey düzende.” Ama onun “düzeni,” içimi acıtan bir kaostu.
Ayşe’yle konuşmaya çalıştım. “Bu benim evim!” diye yalvardım. “Neden başkasının oğlu orada yaşıyor, ben ise portatif yatakta sıkışıp kaldım?” Kızım gözlerini kaçırdı: “Anne, Sevil abla, Can’ın yakında taşınacağına söz verdi. Biraz daha sabret, onları kovamayız, Mehmet’in ailesi.” Sözleri bıçak gibi kesiyordu. Her şeyi onun ve torunlarım için feda etmiştim, ama o beni değil, yabancıları koruyordu.
Mehmet sessiz kaldı, tartışmadan kaçındı. Sevil’i aradığımda ise küstahça, “Eviniz boş duruyordu, Can’ın da kalacak yere ihtiyacı vardı. Siz zaten kullanmıyorsunuz!” dedi. Bu utanmazlık beni bitirdi. Hayatım, evim, onurum elimden alınıyordu ve çaresizdim. Geceleri, uyuyan Deniz ve Derin’e bakarak ağladım. Onları seviyorum, ama bu hakaret niye?
Eski komşularımdan biri durumu öğrenip avukatla konuşmayı teklif etti, ama korkuyorum. Can’la savaşırsam, Ayşe ve Mehmet benden uzaklaşabilir. Zaten “herkese zorluk çıkarıyorum” diye ima ediyorlar. Kalbim ikiye bölünmüş durumda: hakkımı almak istiyorum ama kızımı kaybetmekten korkuyorum. Ruhum adaletsizlikten çığlık atıyor—ailem için her şeyi verdim, şimdi ise kendi evimde bile yerim yok.
Her gün torunlarımla ilgileniyor, yemek yapıyor, çamaşır yıkıyorum, ama görünmez gibi hissediyorum. Ayşe yorgunluğumu fark etmiyor, Mehmet gözlerini kaçırıyor. Can ve Ece, benim evimde krallar gibi yaşarken, ben 60 yaşında bir kadın olarak gıcırtılı portatif yatakta uyuyorum. Elektrik faturasını ödemelerini istediğimde telefonla gelen kahkahaları, bana alay eder gibi geliyor.
Nasıl devam edeceğimi bilmiyorum. Kızımı bu duyarsızlığı için affetsem mi? Can’ı kovup ailemi kaybetmeyi göze alsam mı? Yoksa her şeye razı olup, kendimi onların hayatında bir gölgeye mi dönüştürsem? Deniz ve Derin’e olan sevgim beni ayakta tutuyor, ama içimdeki kırgınlık ruhumu kemiriyor. Bir nine olmayı hayal etmiştim, hizmetçi değil. Ama kader bana acımasız bir oyun oynadı. Evim, huzurum, hayatım—hepsi elimden alındı ve geri alacak gücüm var mı, bilmiyorum.




