Bugün çok zor bir gün geçirdim. Kendimi adeta bir savaşın ortasında gibi hissediyorım. İzmir’in sakin bir mahallesinde yaşıyoruz, aile bağlarının kutsal sayıldığı bir yerde, ama ben kendimi tamamen yalnız hissediyorum. Üç küçük çocuğum var: Efe dört yaşında, Elif üç yaşında, en küçüğümüz Yavuz ise henüz bir buçuk yaşında. Eşim Emre, ailemizi geçindirmek için sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar çalışıyor. Ona kızamıyorum, elinden geleni yapıyor. Ama üç çocukla tek başına kalmak, özellikle de her biri ayrı bir ihtiyaçla gelen bu küçük insanların talepleriyle başa çıkmak neredeyse imkansız. Sürekli çamaşır, yemek, temizlik derken kendimi kaybediyorum. Dört saati geçmeyen uykularla ayakta kalmaya çalışıyorum.
Hamileyken, kayınvalidem Aysel Hanım ve annem Şükran, bana yardım edeceklerine dair söz vermişlerdi. Büyük çocukları gezmeye götüreceklerini, küçükle ilgileneceklerini söylemişlerdi. Ben de onların bu sözlerine tutundum, bir can simidi gibi. Ama Yavuz doğduktan sonra her şey değişti. Kayınvalidem “Artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum” dedi. Annem ise “Ben de kendim için zaman geçirmek istiyorum” diye ekledi. Sanki işbirliği yapmışçasına, geçen hafta iki haftalık bir yoga kampı için Kaçkar Dağları’na gittiklerini söylediler. “Biraz nefes almalıyız, biz de hak etmiyor muyuz?” dediler. Onlara, “Nasıl tek başıma üç çocukla başa çıkabilirim? Yavuz hasta, Efe sürekli soru soruyor, Elif ise huysuzlanıyor!” diye yakındım. Annem, “Abartıyorsun, herkes bunları yaşıyor” diyerek geçiştirdi. Kayınvalidem ise soğuk bir sesle, “Dram yapma, iki hafta sonra döneriz” dedi. Bu umursamazlıkları içimi parçaladı.
Emre, olan biteni duyunca sadece omuz silkti. “Ben ne yapabilirim ki? Bu onların kararı” dedi. Adeta son darbeyi yemiştim. İlk gün tam bir kabustu: Yavuz sürekli ağlıyordu, Elif koltuğa meyve suyu döktü, Efe ise parka gitmek için tutturdu. Çocuklara bağırdım, sonra suçluluk duygusuyla ağladım. Sadece bir komşumuz, Ayşe Hanım, perişan halimi görüp yanıma geldi. “Merak etme, ben birkaç saat çocuklara bakarım, sen biraz dinlen” dedi. Bu küçük iyilik bile şu anki hayatımda gördüğüm tek ışık.
Bir hafta geçti, ama ben hâlâ ayakta kalmaya çalışıyorum. Yavuz hasta, ben uykusuz, çocuklar da benim çaresizliğimi hissedip daha huysuzlaşıyor. Annem ve kayınvalidem bir kez yüzümüze bakmadılar, sanki bizi unuttular. Bu beni çok incitiyor. Bir tek şey istiyorum: torunlarıyla ilgilenseler, bir gün yanımda dursalar… Ama onlar kendilerini seçtiler.
Bugün şunu anladım: Bazen en güvendiğin insanlar bile seni en zor anında terk edebiliyor. Şimdi tek düşündüğüm, onlar döndüğünde yüzlerine nasıl bakacağım. Ama Efe, Elif ve Yavuz için ayakta durmalıyım. Belki de en büyük ders şu: İnsan, kendi gücünden başka hiçbir şeye güvenmemeli.




