Güney Anadolu’nun sıcak, samimi bir kasabasında, taş evlerin aile hatıralarıyla dolu olduğu bir yerde, kırkıncı doğum günüm hayal ettiğim gibi özel bir gün olacağına, acı bir hayal kırıklığına dönüştü. Ben, Ayşe, tüm hayatımı eşim ve oğullarıma adadım, ama onların bu güne karşı duyarsızlığı kalbimi kırdı. O akşam yaşadıklarım ise hâlâ içimde derin bir yara bıraktı.
Kırkıncı yaş günümü sevgi dolu, özen gösterilen bir kutlama olarak hayal etmiştim. Pahalı hediyeler beklemiyordum, ama eşim Ahmet ve 16 yaşındaki oğlumuz Emre ile 14 yaşındaki Can’ın bana değer vereceğini ummuştum. Tüm yıl hazırlanmıştım: kilo verdim, gardırobumu yeniledim, resim kursuna yazıldım, kendimi yeniden keşfetmek için. Bu gün, ailemiz için yeni bir başlangıç olmalıydı.
Ama sabah sessizlikle başladı. Ahmet, “Akşama kadar işim var,” diyerek çıktı gitti. Oğullarım her zamanki gibi telefonlarına gömülmüş, doğum günümden tek kelime etmediler. Belki sürpriz yapacaklar diye içimden geçirdim. Gün boyu evi temizledim, pasta yaptım, sofrayı hazırladım, akşam hep birlikte olacağımızı hayal ederek. Ama içimde bir endişe büyüyordu. Yoksa unuttular mı? Hayatımı adadığım insanlar bana bunu yapamazdı.
Öğlene doğru dayanamadım, Emre’ye üstü kapalı hatırlattım: “Bugün özel bir gün, değil mi?” Dağınık bir şekilde başını sallayıp odasına çekildi. Can hiç oralı olmadı. Ahmet aradı, ama konu işti, doğum günümden tek kelime yoktu. Yüreğim acıyla doluyordu, ama akşam hatırlayacakları umuduyla tutundum. Balonlarla salonu süsledim, yeni elbisemi giydim, heyecanla bekledim.
Ahmet geldiğinde gülümseyerek karşıladım. Sofrayı görünce, “Misafir mi gelecek?” diye sordu. Donakaldım. “Ahmet, bugün benim doğum günüm… Kırk oldum,” dedim, gözyaşlarımı tutarak. Alnına vurdu, “Ay, Ayşe, affet, işler kafamı dağıttı!” Özürleri samimiyetten uzaktı. Oğullarımız duyup utangaçça, “Anne, iyi ki doğdun,” dediler, sonra yine telefonlarına döndüler. Ne bir çiçek, ne bir hediye, ne de sıcak bir sarılma. Ailem beni unutmuştu.
Sofrada, soğuyan pastaya bakarken içimin nasıl paramparça olduğunu hissettim. Onlara en güzel yıllarımı vermiştim, kendi isteklerimden vazgeçmiştim, ama doğum günümde bile beni hatırlamamışlardı. Gözyaşlarımı tutamadım, ama ağladığımı görmelerini istemedim. Odama çekildim, kapıyı kapattım, içimdeki acıya teslim oldum. Kendi ailemde nasıl bu kadar yalnız olabilirdim?
Ama akşam daha büyük bir darbe indi. Kapı çaldı. Komşu ya da bir dost zannettim, ama karşımda tanımadığım bir kadın duruyordu. “Ayşe Hanım mı? Ben Selma, Ahmet Bey’in iş arkadaşı. Evrakları unutmuş, getirmemi istedi,” dedi. Dosyayı uzatırken bakışlarındaki acıma hissini fark ettim. İçeri davet ettim, biraz duraksadı, sonra ekledi: “Doğum gününüz kutlu olsun, bu arada. Ahmet Bey bahsetmişti ama kutlamayacaksınız dedi…”
Yer yarılmış, ayaklarımın altından kaybolmuştu sanki. Ahmet unutmakla kalmamış, kasıtlı olarak önemsiz göstermişti. İş arkadaşlarına bahsetmiş, ama bana tek kelime etmemişti. Selma gitti, ben ise bu acı gerçekle baş başa kaldım. Kocam sadece unutmuş değildi, beni önemsiz bir ayrıntı gibi görüp geçiştirmişti.
Salona döndüğümde Ahmet televizyon izliyor, oğullarım konsolda oyun oO anda anladım ki, kendime değer vermeyi öğrenmezsem, başkalarının da bana değer vermesini bekleyemezdim.




