Ufak bir Ege kasabasında, eski apartmanların sıcak aile anılarına ev sahipliği yaptığı bir yerde, kırkıncı doğum günümün böylesine acı bir hayal kırıklığına dönüşeceğini hiç tahmin etmemiştim. Ben, Ayşe, tüm hayatımı kocam ve oğullarıma adadım, ancak onların bu özel günde gösterdikleri kayıtsızlık kalbimi paramparça etti. Akşam yaşadığım beklenmedik olaysa hâlâ içimde derin bir yara bıraktı.
Kırk yaşımın sevgi ve ilgi dolu bir kutlama olacağını hayal etmiştim. Pahalı hediyeler beklemiyordum, ama kocam Mehmet ve 16 yaşındaki oğlum Emre ile 14 yaşındaki Can’ın bana sarılacağını, beni önemseyeceğini umuyordum. Tüm yıl boyunca hazırlanmıştım: kilo verdim, gardırobumu yeniledim, hatta resim kursuna yazılarak kendimi yeniden canlı hissetmeye çalıştım. Bu günün ailemiz için özel bir anlam taşımasını istemiştim, hayatımda yeni bir sayfa açılacakmış gibi hissetmek istiyordum.
Sabah sessizlikle başladı. Mehmet, “Akşama kadar” diyerek işe gitti. Oğullarım her zamanki gibi telefonlarına gömülmüşlerdi, doğum günümle ilgili tek kelime etmediler. Kendimi avutmaya çalıştım: belki bir sürpriz hazırlıyorlardır? Bütün gün ev işleriyle uğraştım, pasta yaptım, masayı hazırladım, akşam hep birlikte oturacağımızı umarak. Ancak içimde bir endişe büyüyordu. Yoksa unutmuş olabilirler mi? Her şeyimi feda ettiğim ailem, bana bunu yapamazdı.
Öğlene doğru dayanamadım, Emre’ye üstü kapalı bir şekilde sordum: “Bugünün özel olduğunu biliyorsun, değil mi?” Dalgın bir şekilde başını salladı ve odasına gitti. Can ise hiç tepki vermedi. Mehmet aradı, ama konuşması işle ilgiliydi, doğum günümden bahsetmedi bile. Kalbim kırılıyordu, ama akşam hatırlayacakları umuduna tutundum. Salonu balonlarla süsledim, yeni elbisemi giydim, onları heyecanla bekledim.
Mehmet eve döndüğünde onu gülümseyerek karşıladım. Masaya baktı ve “Misafir mi gelecek?” diye sordu. Donup kaldım. “Mehmet, bugün benim doğum günüm… Kırk yaşıma girdim,” dedim, gözyaşlarımı tutmaya çalışarak. Alnına vurdu: “Ayşe, özür dilerim, işler kafamı karıştırdı!” Özürleri boş geliyordu. Oğullarımız konuşmamızı duyunca mahcup bir şekilde, “Anne, doğum günün kutlu olsun,” dediler, ama hemen telefonlarına döndüler. Ne bir çiçek, ne bir hediye, ne de sıcak bir söz. Ailem beni unutmuştu.
Masada oturup soğuyan pastaya bakarken içimde her şeyin yıkıldığını hissettim. Onlara en güzel yıllarımı vermiştim, kendi isteklerimden vazgeçmiştim, ama doğum günümde beni bile hatırlamamışlardı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü, ama acımı görmelerini istemiyordum. Yatak odasına gittim, kapıyı kapattım ve kendimi ağlamaya bıraktım. Neden kendi ailemde bu kadar yalnızdım?
Ama akşam daha büyük bir darbe getirdi. Kapı çaldı. Komşu veya bir arkadaşım olabilir diye düşündüm, ama kapıda tanımadığım bir kadın duruyordu. “Ayşe Hanım mı? Ben Fatma, Mehmet Bey’in iş arkadaşıyım. Evraklarını unutmuş, size bırakmamı istedi,” dedi. Dosyayı uzattı, ama bakışları acıma doluydu. İçeri davet ettim, o da duraksayarak ekledi: “Doğum gününüz kutlu olsun. Mehmet Bey bugünün özel olduğunu söylemişti, ama kutlamayacağınızı belirtmişti…”
Yer yarılmış da içine girmişim gibi hissettim. Mehmet sadece unutmamıştı, bilinçli bir şekilde doğum günümün önemsiz olduğuna karar vermişti. Bunu iş arkadaşlarıyla konuşmuş, ama bana tek kelime etmemişti. Fatma gitti, bense yanan bir gerçekle baş başa kaldım. Kocam sadece unutmakla kalmamış, beni önemsiz bir şey gibi görmezden gelmişti.
Salona döndüğümde Mehmet televizyon izliyor, oğullarım ise oyun oynuyordu. “İş arkadaşlarına neden kutlamayacağımızı söyledin?” diye sordum, öfkeden titreyerek. Omuz silkti: “Ayşe, vakit bulamadık. Neden böyle abartıyorsun?” Sözleri beni bitirdi. “Bu benim kırkıncı doğum günümdü! Sizinle birlikte olacağımızı bekledim, ama beni fark etmediniz bile!” diye bağırdım. Oğullarım gözlerini kaçırdı, sessiz kaldılar. Mehmet, “Tamam, yarın kutlarız,” deyip televizyona döndü.
Yatak odasına gidip sabaha kadar ağladım. Hayatımı adadığım ailem, benim onlar için ne kadar az değer taşıdığımı gösterdi. Komşum olanları duyunca, “Ayşe, kendine bir kutlama yap, bunu hak ediyorsun,” diye teselli etmeye çalıştı. Ama sözleri acımı dindirmedi. Kendimi kendi evimde bir hayalet gibi hissediyorum. Yeni bir başlangıç olmasını umduğum kırkıncı yaşım, gerçekleri görmemi sağlayan bir gün oldu: Yapayalnızım.
Şimdi nasıl devam edeceğimi bilmiyorum. Onların kayıtsızlığını affedeyim mi? Hiçbir şey olmamış gibi mi davranayım? Yoksa güç toplayıp kendime değer vermeyi öğrenmeli miyim, ailem bunu yapmasa bile? Ruhum öfke ve yalnızlıkla parçalanıyor. Sevgi ve sıcaklık hayal etmiştim, ama karşılığında soğukluk ve boşluk buldum. Bu doğum günü bir kutlama değil, bir ders oldu: En yakınlarım bile bana sırtını dönebilir, ben de kendim için güçlü olmayı öğrenArtık tek bildiğim, kendimi sevmeyi öğrenmem gerektiği.




