Ocak gecesi, pencerenin dışında kar fırtınası ağaçlardan son umut yapraklarını koparırken, Elif pencere kenarında oturuyordu, avucunda bir kağıt parçası sıkıca tutuyordu. Erkek eliyle yazılmış bu basit not bir veda mektubuydu. Beş yıllık evlilik bu satırlarda eriyip gitmişti. Cemal gitmişti. Çantasını toplayıp kaybolmuştu, gerçek bir sebep bile söylemeden. Sadece şunu demişti: “Artık aynı yolda değiliz.”
Elif anlamamıştı. Oysa her şey yolundaydı. Birlikte ev biriktiriyorlardı, birbirlerine destek oluyorlardı, dertlerini paylaşıyorlardı. O Cemal’i gerçekten seviyordu. Peki ya o? O sadece kaybolmuştu, arkasında boşluk ve acı bırakarak.
Bütün gece ağladı. Sabah ise dişlerini sıkarak işe gitti. Masasında bir buket çiçek gördü. Küçük bir jest ama yüreğine hançer gibi saplandı. “Kimden?” diye sordu. “Bilgisayarcımız Alper’den,” diye kıkırdadı iş arkadaşları. Elif şaşırmıştı. Fark etmemişti, her sabah ona kahve getiriyordu, bazen küçük notlarla çikolatalar bırakıyordu. Şimdi de çiçekler. Onları çöpe attı. Çok erkendi.
Ama her şey değişti. Alper nazik ama kararlıydı. Üstelemiyor, talep etmiyordu—sadece yanında duruyordu. Sekiz ay sonra onu ailesiyle tanışmaya davet etti. Elif endişeliydi. “Annen beni nasıl karşılar ki? Daha yeni boşandım…” diye mırıldandı. “Annem iyidir, merak etme,” diye güvence verdi Alper.
Haklı da çıktı. İlk bakışta Alper’in annesi—Gülten Hanım—misafirperver ve kibar görünüyordu. Yemek harika geçti. Elif rahatladı. İki ay sonra Alper ona evlenme teklif ettiğinde, sevinçle kabul etti. Sonunda mutlu olabileceğine inanmıştı.
Ama düğünden bir hafta önce Gülten Hanım Elif’i aradı ve ofisinin önünde beklediğini söyledi.
“Alper’e söyleme,” diye ısrar etti.
Elif dışarı çıktı. Gülten Hanım yanında bir poşetle arabada bekliyordu. “Belki düğün detaylarını konuşacak,” diye düşündü Elif. Ama öyle olmadı.
“Bak tatlım, oğlumu çok çabuk avladın,” diye soğuk ama sakince başladı Gülten Hanım.
“Affedersiniz ama teklifi o yapmadı mı?” diye şaşırdı Elif.
“Ne tür oyunlar çevirdiğinizi bilmiyorum ama oğlumu sana vermeyeceğim. İyi olacağını düşünmüyorum,” dedi ve çekip gitti.
Elif olduğu yerde donup kaldı. Ertesi gün ona… Cemal telefon açtı.
“Konuşmamız lazım,” dedi.
Buluştular. Hiçbir şey konuşmadılar. Sakindi, hatta gülümsüyordu. Sonra yanağından öptü ve gitti. “Bu neydi?” diye düşündü Elif. Cevap yoktu.
Akşam eve döndüğünde Alper onu bekliyordu.
“Merhaba,” dedi ve alnından öptü.
“Gergin gibisin…” diye tedirgin oldu Elif.
“Gel,” dedi ve onu mutfağa götürdü. Telefonu masaya koyup, “Bak,” dedi.
Ekranda bir fotoğraf vardı. O ve Cemal. Kucaklaşmışlar. Vedalaşırken çekilmiş bir an. Belli ki gizlice çekilmişti.
“Bunlar hep annen…” Elif çığlık atacak gibiydi.
“Evet, o gönderdi. Ama sen—o değilsin. Ona yaklaşmasına izin verdin. Bunu görmezden gelemem,” diye buz gibi konuştu Alper.
“Bana inanmıyor musun?” Gözlerinden yaşlar boşanıyordu.
“Ne yapacağımı bilmiyorum. Düğünü erteliyoruz. Ben gidiyorum,” dedi, çantasını aldı ve çıktı.
Elif yine yalnız kalmıştı. Yeniden. Sanki kısır bir döngüydü. Her seferinde—inandığında, umutlandığında, açıldığında—biri onu yere seriyordu. Mutfakta oturmuş, Alper’in sözlerini, Gülten Hanım’ın laflarını, Cemal’in bakışlarını, o fotoğrafı hatırlıyordu.
“Ya lanetliysem? Ya mutluluğu hak etmiyorsam?” diye düşündü, pencerenin dışındaki karanlığa bakarak.
Duvarların ardından yine kar fırtınasının sesi geliyordu.




