Neden Kayınvalidem ve Akrabalarıyla İletişimi Kestik — Bir Yorgunluk Hikayesi
Bazen akrabalarla ilişkiyi kesmek bir trajedi değil, özgürlüktür. Bizi kimse evinden kovmadı, açıkça incitmedi ya da lanetlemedi. Sadece bir noktada anladık ki, eşim Mahmut’un ailesi için yürüyen bir bankamatik haline gelmiştik. Ve Allah korusun, ilk isteklerinde para vermezseniz, sizi listeden silerler, görmezden gelirler, sonra para kokusu duyduklarında birden hatırlarlar.
Her şey iyilikle başladı. Eşimin ailesine, yeğenlerine, kuçuklarına destek olmaya çalıştık. Birine yardım ettik, diğerine hayır demedik — sonra bir baktık ki, bu durum süreklilik kazanmış. İnsanlar iyiliğe çabuk alışıyor, özellikle de bu iyilik bedava para olduğunda. Üstelik zamanla minnet duygusu kayboluyor, yerine şu inanç yerleşiyor: “Bir kez verdiyse, her zaman vermek zorundadır.”
Ailemiz bir “açık büfe”ye dönüştü. Sadece anne babaya değil, tüm akrabalara yetecek kadar. Kendimizden feragat ederek başkalarına yardım ettik. Ama takdir yerine şunu duyduk: “Sizinki ne cimrilik böyle? Zaten paranız var!” Oysa biz sadece çok çalışıyor ve akıllıca yaşamaya çalışıyorduk.
Zamanla sabrımız taştı. “Hayır” demeye başladık. Açıkça, sakin sakin, uzun açıklamalar yapmadan. Israr edenler için bahaneler ürettik: “Paramız yatırımdadır, çekersek faiz kaybederiz.” Özellikle ısrarcı olanlara banka broşürleri bile gösterdik: “Al, bankaya git, sana yardımcı olurlar.” Bu her zaman işe yaramadı. Özellikle Mahmut’un kız kardeşi Gülay hiç anlamak istemedi.
Beş yıl boyunca kızı Elif’in okul masraflarını biz karşıladık. Her dönem, her harç. Elif diploma aldığında rahat bir nefes aldık: “Artık bu parayı gerçekten önemli bir şey için harcayabiliriz.” Mesela Mahmut’un annesi Emine Teyze’ye yardım edebilirdik. O çok iyi bir insandı ama inatçıydı, yardım kabul etmiyordu. Evi eskiydi, her şey tamir istiyordu — elektrik, pencereler, tesisat… Onu üç aylığına bizim eve getirmek için ikna ettik, kendi evini elden geçirmek için bir ekip tuttuk.
Her şey yolunda gidiyordu, ta ki Gülay yine sahneye çıkana kadar. Elif evleniyormuş ve tabii ki — sürpriz! — yine paraya ihtiyaç varmış. Ben gülerek:
“Damat yok mu? O ödesin o zaman. Biz düğün salonunun sponsoru muyuz?”
Gülay’ın cevabı şaşırtıcıydı: “Artık Elif’in okul masraflarını karşılamıyorsunuz, en azından düğüne yardım edebilirsiniz.” Söyleyecek söz bulamadım. Ama sirk daha yeni başlıyordu.
Birkaç gün sonra işten döndüğümüzde Gülay’ı mutfakta, kayınvalidemle çay içerken bulduk. Yüzünde koca bir gülümseme, gözleri parlıyordu:
“İşte geldiniz! Size bir haberimiz var. Anne çalışmaya başlıyormuş, kendi evini tamir ettirecekmiş, siz de Elif’in düğününe yardım edecekmişsiniz!”
Bir şey söylemek üzereydim ama Mahmut araya girdi. Sakin bir şekilde annesinin telefonunu aldı, aradı:
“Alo, Hasan Bey? Mahmut’um, Emine Hanım’ın oğlu. Evet, size gelmeyi düşünüyordu ama maalesef planları değişti. Onunla birlikte tatile çıkıyoruz, dönüşte de mümkün olmayacak. Anlayışınız için teşekkürler.”
Gülay’ın yüzünü görmeliydiniz. Kıpkırmızı kesildi, dudakları titredi:
“Bu ne şimdi?”
Mahmut sakince:
“Buna ‘artık sırtımızdan geçinmek yok’ denir. Düğün sizin, o halde siz organize edin. Hatta kaynanamı bile çalışmaya gönderecektiniz, bizden birkaç kuruş daha çıkarsın diye!”
Gülay yerinden fırlayıp çıktı gitti. Emine Teyze biraz şaşırmıştı:
“Böyle yapmasaydın ya, ben çalışabilirdim…”
Mahmut gülümsedi:
“Anne, tatil kısmı uydurmaydı. Ama aslında iyi fikir. Gerçekten gidelim. Zaten evin tadilatı bitmek üzere. Hepimizin biraz nefes almaya ihtiyacı var.”
Üç gün sonra Antalya’ya uçtuk. Deniz, sessizlik, zeytin ağaçları… Son yılların en iyi kararıydı. Gülay ve diğerleriyle artık iletişimimiz yok. Ve biliyor musunuz? Hiç de eksikliğini hissetmiyoruz. Sadece daha hafifledik…
Hayat bazen bize şunu öğretir: İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. Ama bazı insanlar verdiğinizle yetinmeyip sizi tüketmeye çalışırsa, sınır koymak en büyük öz sevgidir.




